Iskarta Hayatlar: Bauman’ın Gözünden Mülteci Krizi ve Avrupa

Leeds Üniversitesi’nde çalışırken üç yıl önce hayata gözlerini yuman ve günümüze Akışkan Modernite’yle bakmamızı sağlayan Zygmunt Bauman, keskin bir şekilde gözlemlediği ve açıkladığı göç hareketliliğine kendisi de bir dönem dahil olmuş bir sosyolog. Bir göçmen olmak onun belki de gözlemlerini ve ileri derecede işleyen empati kurma ve bunun üzerinden kuram oluşturma becerisini etkileyen önemli bir faktördü. 2011’den sonra tüm dünyanın gündemini sarsan, bir “kriz” olarak adlandırılan ve televizyonlar aracılığıyla evlerimize taşınan, gerçekliği yalnızca çeşitli medya platformlarında kalmayıp hepimizin sokaklarında gördüğü mülteci krizini yaşıyoruz. Göç ve iltica hareketliliklerinin istatiksel olarak bir artış seyrettiği 20. yüzyılı da dikkate aldığımızda, Bauman’ın çerçevesinden göçmenlik ve mülteci kurumlarına bakmak bu sürecin nasıl bir kriz olduğunu anlamak için önemli bir enstrüman olabilir. İçinde bulunduğumuz durumun kriz olarak adlandırılmasının sebebini göçün siyaset tarihindeki ve güncel siyasetteki kazandırma potansiyeline de değinen Bauman, gerek Avrupa’dan Amerika’ya yapılan “Yeni Dünya” göçlerini, gerekse bugünün “3. Dünya ülkelerinden” Avrupa’ya yapılan göçleri merceğine alıyor. Bu göçlerin sebeplerini ekonomik-politik sistemin ve bu sistemin hayatın içine işleyen taraflarına bakarak, ekonomik ilerlemenin ıskarta insanlar üretmesinden kaynaklandığı söylüyor. Bu yazıda Bauman’ın Iskarta Hayatlar (Wasted Lives) kitabından ve Gyllian Wylie’nin Avrupa’nın küreselleşmesini Bauman’ın çerçevesinden değerlendirdiği makalesinden yola çıkarak Bauman’ın perspektifinden güncel mülteci “krizi”nin neden kriz olarak adlandırıldığını inceleyeceğiz.

2011’den sonra Avrupa’ya ve ülkemize doğru gerçekleşen mülteci akını ne Avrupa’nın ne de Türkiye’nin gördüğü ilk mülteci akınıydı. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla gerçekleşen Doğu Avrupalı göçleri, 1960’larda Türkiye’den Almanya’ya iş göçüne giden milyonlarca vatandaşımız, yine 2000lerin başında ve 1990’ların sonunda Afgan, Libyalı, Iraklı mülteci akınlarının rakamları Avrupalı birçok ülke için bugünkü rakamlardan farklı değil. Avrupa’da bugünkü göçlerin birçoğunu Almanya kabul ederken Doğu Avrupa’dan, Kuzey Avrupa’dan ve İngiltere’den yükselen tepkiler durumun bir “kriz” olarak adlandırılmasında ön ayak oldu. Aslında ilk kez gerçekleşmemesine rağmen insanları bu kadar korkutan, sandığa gitme eğilimlerini değiştiren, medyayı mülteciler konusunda bu denli yönlendiren ve onlara yeni korku dolu portreler çizdiren şeyin ne olduğu birçok kez sorgulayan çalışmalarda öne çıkan yanıtlar genellikle ekonomik temelli. 2008’deki büyük buhranla sarsılan Avrupa ekonomisi, Eurozone (Avrupa’da para birimi olarak Euro kullanan ülkelerin oluşturduğu bölgesel ve ortak para politikaları birliği) adı verilen ve ortak para birimini kullanan devletlerin henüz ekonomik krizin yarattığı yıkımlardan, düşük istihdam oranlarından kurtulamadıkları bir zamana gelmelerine bağlanmaktadır. Daha sonra milliyetçilik, milli kimlikler, kültür çatışması, mültecilerin entegrasyonu gibi gelişmeler bu rahatsızlığın kimlik çatışmasında yer bulmuş halleri olarak ortaya çıkmaktadır (Arne et. al., 2014).

Iskarta Hayatlar

Zygmunt Bauman’a göre dışlayıcı şekilde küreselleşen ekonomik düzen yeni “ıskarta insanlar” ve “ıskarta hayatlar” üretiyor. Yeni liberal ekonomiler, devletin iş garantisini ve desteğini büyük ölçüde piyasadan çektiler, bunun sebebi de şirketlerin küresel anlamda daha haraketli ve rekabetçi olabilmeleriydi. Böylece ortadan eskinin işçi sınıfı-burjuva sınıfı çatışmasının yerini tüm çalışanların ekonomik başarıları ve devamlılığı için birbirinin rakibi olmalarını getirdi (Bauman, 2013). Artık en çok çalışan, en çok skor üreten işine devam edebiliyor ve eğer mavi yakalıysa yükselebiliyordu. Piyasaların sık sık ekonomik dalgalanmalarla yüzleşmesi, küçük şirketlerin batması, bazı büyük şirketlerin küçülmesi gibi paternler çalışan insanların ekonomik anlamda bir devlet memuru gibi “belirgin, garanti” bir işte çalışamamalarına, kaygılarının artmasına yol açtı. Küreselleşen ekonomik ilişkiler iş gücü piyasasını değiştirdi, işçi ve kalifiye yönetici alışverişini ortaya çıkardı. Profesyonel iş hayatı ekonomik riskleri ve iş göçünü beraberinde getiriyordu. Ülkeler bu ekonomik çıkarlara uygun olarak sınır politikalarını gevşetmeye başlarken yeni mülteci ve göçmen statüleri geliştirdiler. Örneğin, Almanya Türkiye’den gelecek işçilere kapılarını açarken tüm işçiler yasal yollarla göç etmediler. Kiminin kendi ülkelerinde sahip oldukları daha saygıdeğer konumlarına rağmen refahlarını düşünerek göç ettiler. Türkiye-Almanya arası sınırlar böylece saydamlaşmış olsa da giden vatandaşlar bambaşka bir ülkede, bambaşka bir kültürün içerisinde buldular, çoğu kendini topluluklar hâlinde gettolarda ve kenar mahallelerde yaşar hâlde buldular. Her ne kadar ucuz işçi ihtiyacını karşılayan Almanya bu insanlara davetkâr yaklaşsa da göç eden işçilerin yükselme, mavi-beyaz yakalı olma ihtimalleri yoktu, yasal statüleri ve çalışma izinleri buna göre belirlenmiş, beyaz yakalı Almanların çalışmadığı, ücretlerinin karşılığı olarak görmediği işlerde çalışmışlardı. Gettodaki yaşam şehirden dışlanmayı, toplum düzenine ayak uyduramamayı, suç oranının diğer kesimlere göre yüksek olmasını ve bunlar gerekçe gösterilerek potansiyel suçlu olunması gibi önyargıları beraberinde getirmektedir. Göçmenler için işlerin hiçbiri geniş vadeli garantiler içeren kontratlara bağlı değildir. Gurbetçiler şehrin içinde uzun süre kabul görmezler ve oradan ev almaya sınırlı oldukları ekonomik koşullar yetmez. Bu hayat tarzı Zygmunt Bauman’a göre ıskarta olmaktır, var olan ekonomik koşullar insanları “daha iyi” hayaliyle veya zorunluluktan göçe, ilticaya zorlamış; daha sonra da aynı insanlar kendilerini gittikleri yerlerde ve ulaşamadan yaşamlarını yitirdikleri uluslararası sularda bir metafor olarak ıskarta insan atık merkezinde bulmaktadırlar.

- Advertisement -

Dünyadaki ekonomik göç bir süreklilik arz eder, kimi zaman üst gelir gurubuna ait insanlar kimi zamansa alt gelir gruplarına ait insanlar göç etmektedirler. Iskarta insanlar ya yerel olarak işe alınmaları mümkün olmayan ya da politik olarak tolere edilemeyen insanlardır. Bu, onların müesses nizam için potansiyel birer “görmezden gelinen parçalar” olmaları, onların “tehlikeli yabancılar-geçersiz oylar” olarak görülmesine yol açar. Böylece daha iyi bir hayat şartıyla ya da kendilerine barınabilecek bir yer bulmak umuduyla kendi yaşadıkları evlerinde ıskarta olan insanlar, başka yerlere göç ederken “ıskarta haya alanlarında” bırakılırlar. Bu yer değiştirme durumu, stratejik göç yollarını; insan kaçakçılığını ve illegal yollarla sınırları geçmeyi beraberinde getirir. İnsanın doğasının temel motivasyonlarından birini kozmik korku olarak kabul eden Bauman, artık Avrupalı insanların kozmik olaylardan değil, işsiz kalmaktan, yerlerinden edilmekten korkarlar. Eski zamanlarda insanların gök gürültüsü ve afetlerden korkmalarına benzer şekilde, bugünün insanları için kendileri dışındaki dünyanın atıkları, savaşları, sürgün edilmiş insanları bir tehdit sembolüdür. Bu ölçekte de yeni ve efektif bir toplum sözleşmesi sunmak yerine Avrupalı devletler varlıklarının meşruiyetini vatandaşlarını dış tehditlere karşı korumakta, bu dış dünyanın atıklarını kendi vatandaşlarından daha çok kontrol etmeye uğraşmakta bulmaktadırlar. Devletler insanların bireysel güvenlik endişelerini kolletif güvenlik endişesine dönüştürerek algılamakta ısrarcı olup, durumu büyük ölçekli bir güvenlik sorunu olarak sunar ve algılarlar. Durum böyle olunca mülteciler konuşan değil, hakkında her zaman konuşulan ve gözlerden uzak olanlar olurlar: Şehirlere gelen bu mülteciler artık görülmeyecek yerlerde, gettolarda, mülteci kamplarında, kenar mahallelerde yani dikkat edilmeyen ve gündem dışı kalan, yerli insanların gitmediği yerlerde şehrin insan “atığı” gibi yaşamaktadırlar (Bauman, 2004:26)

Dışlayıcı küreselleşme ve yeni-liberal piyasa koşullarındaki yaşam belirsizliği, büyük bir kaybetme korkusunu ve belirsizleşme hissini beraberinde getirir, gündelik yaşamda azalan devlet kontrolü kendini sınır güvenliği, mülteci politakaları alanlarda yoğunlaştırır. Ülkeye alımları, alınan insanları dışlmayı sürdürürken göç yollarında ölen insanlar bu dünyanın bir parçası veya kaybı olarak uzun süre anılmazlar. Bauman’a göre hayattan beklentiler yükseldikçe ve hayat daha kısa vadelerde belirsizleştikçe insanların ihtiyaçları, kullandıkları ürünler, kurdukları insan ilişkileri de kısa vadeli olmaya başlar. “Kullan-at, işine yaramıyorsa değiştir” gibi mottolar her ekonomik sınıfa ait insanın hayatındaki yeni kurallar haline gelmektedir. Bizlerin de dizilerde, kitaplarda, kişisel gelişimi konu alan sosyal medya paylaşımlarına kadar “mutlu değilsen değiştir” sloganıyla ve mutluluğu kısa sürede tükettiğimiz, daha fazla hazzın peşinden koştuğumuz tüketim malzemelerinin işlevine indirgeyerek insan ilişkilerimizi düzenlemeye başlıyoruz. Ekonomik sınıf yükseldikçe belirsizleşen ve sürekli değiştirilen, güvensizlik duyulan şeylerin parasal değeri ve insan olma ihtimalleri yükseliyor. Birbirlerini gören insanlar mutsuzluk getirmelerini, yeni ve uzun vadeli sorumluluklar, birbirlerinin hayatlarında belirsizlik artışı gibi sonuçlar doğurmalarını istemiyorlar. Bu belirsizlik ve akışkanlık arttıkça ıskarta ilan edilenlerin sayısı artıyor. Paradoksal biçimde hem geçişkenliği arttıran hem de daha küçük duvarlar ören ülkeler -getto ve güvenlikli site ayrımı gibi aşılmaz duvarlar, yeni kurallar ve kitlesel önyargılar- için savaştan kaçıp gelen insanlarla ucuz veya kalifiye iş gücü olarak gelen insanlar arasında bir fark doğuyor.

Kriz, Tanım, Çözüm Umutları

Tam da ekonomik buhrandan yeni kurtulan bir dünyada, Doğu’su ekonomik anlamda çöken ve istihdamda büyük sıkıntılar yaşayan Avrupa’nın bu durumu bir kriz olarak adlandırması devletlerin yaptırım güçlerinin meşruiyet kazanmasıyla ilgili bir durum oluyor. Artık bu duruma kriz demek devletler ve söylem alanı arayan Avrupalı politikacılar için bir argüman kanyağı. Brexit sürecinde AB’nin Doğu Akdeniz entegrasyonunu mülteci akımının ve uluslararası terör örgütü üyelerinin geçiş köprüsü olmakla suçlarken, ne AB’nin İngiltere’nin mülteci kabulünde böyle bir rolü olmadığı, ne de böyle bir göçle İngiltere’nin karşılaşmadığı anlatılmıştı (Garret, 2019). O sıralarda İngiltere’de bulunan mülteci sayısı 126 bindi, bu sayı diğer ülkelerle kıyaslandığında oldukça azdı. Buna sebep ise hem İngiltere’nin ayrıcalıklı göçmen ve mülteci kabul politikası hem de ülkenin jeopolitik konumunun göç yolları üzerinde olmamasıydı. İngiltere’nin en etkili medya organlarından BBC’nin “immigrants” etiketli haberleri kaçak işçi göçü alımına değil, seçkin iltica başvurularına yönelik kabulleri aktarmaktadır: Doktor, başarılı öğrenci, mühendis vb. meslekleri olan bu kişilerin daha önceki ekonomik olarak maaş karşılığı çalışma izni alıp İngiltere’ye gelen insanlardan pek de farkı olmadığı anlatılıyor. Ancak bu durum İngiltere’nin hükümetinin etkin programıyla krizden korunduğu iletisini verip, asıl ıskarta yaşamları yok sayarak bu tezi doğruluyor. İrlanda hükümeti Schengen Vize anlaşmasına katılmaya ada ülkelerindendi. İrlanda, göçmen alımını seçici bir şekilde yapmaya devam ederken mültecilere çalışma haklarını oldukça kısıtlı verip gelen insanlara yerleşme hakkı tanımayıp “hostel politikası” uygulamayı meşrulaştırarak sürdürdü. Hostel politikası, gelen mültecilerin eve taşınma hakkının olmaması, bir nevi hükümet tarafından belirlenen hostellerde kayıtlı olarak barındırılmalarını temele alan bir mülteci düzenlemesidir (Willie, 2014: 60-60).

Bu kötü senaryo üzerinde empati kurarak korku ve güvenlik kaygılarını yukarıda tutan Zygmunt Bauman, hem kitabında hem de New York Times ve Al Jazeera röportajlarında çözüm olarak dışlayan küreselleşme yerine kapsayıcı küreselleşmeyi önerir, diyalog kültürünün bizleri kürselleşmenin dikkat dağıtıcı havasında yükselen güvenlik duvarlarından koruyacağını söylerken haksız sayılmamaktadır. Politik alanlar bulmak için post-truth söylemlerine, güvenlik söylemlerine ve pratiklerine başvuran Avrupalı politikacıları durduracak olan şey gelişmiş bir diyalog mekanizmasıdır. Iskarta hayatlar, yalnızca tek başlarına mücadele vermemektedirler. Avrupa’nın ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “Solidarity” (Birlik) hareketleri de yavaş yavaş mobilize olmaya başlamıştır. Bu hareketleri kapsamlı bir şekilde inceleyen ve doğuş sebepleriyle etkilerini tartışan uluslararası bir yayın olan “Solidarity Mobilizations in the ‘Refugee Crisis’” (Birlik Hareketleri ve ‘Mülteci Krizi’) kitabı, yazının başında anlatılan henüz kriz olarak adlandırılmayan “yakın tarihteki göçler ve iltica hareketlerinin” bir ortaklık duygusu oluşturduğundan, bundan dolayı henüz göçü ve ilticayı yaşayan insanların 2. ve 3. Kuşak torunlarının bu hareketlere destek verdiği, mültecileri görünür kıldıkları yönünde çeşitli organizasyonlara ya da  münferit hareketlere yer vermektedir. Kitabın umut vaadedebildiği üzere göç dayanışması, bir diyalog ve aslında nüfusun geniş kesiminde yer alan göçlerin ortaklık duyguları üzerinden henüz küçük ölçekli de olsa karşılık bulabilmektedir (Della Porta, 2018: 82). Bauman’ın diyalog önerisiyle ve bu destek hareketlerinin etkisiyle söylenebilir ki, içinde bulunulup yaratılan “kriz” kavramı her ne kadar kitleleri daha çok konsolide etse ve mültecileri susturmaya devam da etse alternatif bir yaklaşım için ortak duygular da bulunmaktadır. Bu yüzden henüz mülteci “kriz”ine Avrupa Birliği’nden yapıcı bir çözüm, destek projesinin gelmemiş olması politik argümanlara ve karşıt hareketlere takılmaktan kaçınmak olsa da aynı AB için uzun vadede bir çözüm sahası da mevcuttur ve akademisyenlerce incelenmektedir.

Kaynakça:

Arne, N., Daniel, S., Doris, U., & Johanna, S. (2019). The “Refugee Crisis,” Immigration Attitudes, and Euroscepticism. International Migration Review. doi:https://doi.org/10.1177/0197918319879926

Bauman, Z. (2013). Community: Seeking safety in an insecure world. John Wiley & Sons.

Bauman, Z. (2004) Wasted Lives: Modernity and its Outcasts, Cambridge: Polity.

Della Porta, D. (2018). Solidarity mobilizations in the ‘refugee crisis’. New York: Palgrave McMillian.

Collyer, M., & King, R. (2016). Narrating Europe’s Migration and Refugee ‘Crisis’. Human Geography: a new radical journal, 9(2), 1-12.

Garret, A. (2019). The Refugee Crisis, Brexit, and the Reframing of Immigration in Britain. Retrieved June 1, 2020, from EuropeNow: https://www.europenowjournal.org/2019/09/09/the-refugee-crisis-brexit-and-the-reframing-of-immigration-in-britain/

Wylie, G. (2014). Human Waste? Reading Bauman’s Wasted Lives in the Context of Ireland’s        Globalization. In: Brennan L. (eds) Enacting Globalization. Palgrave Macmillan, London.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Avatar
Onur Tuğrul Karabıçak
Ayırıcı sosyolojik tanı birimi.

Must Read

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

  Bu kitap, yazarın Almanca kaleme aldığı "Auf dem Spur Eines Selbsmords" (Bir İntiharın İzinde) adıyla 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü alan metnin Türkçesidir. Bu kitap...