Gece Modu

Ray: Maybe that’s what hell Is, the entIre rest of eternIty spent In fuckIng Bruges.

Ray (Colin Farrell), yanlış giden bir işin ardından ortağı Ken (Brendan Gleeson) ile birlikte belki de hayatlarında hiç uğramayacakları küçük bir Avrupa şehri olan Bruges’a gelirler. İkisi de neden buraya geldiklerini veya ne kadar kalacaklarını bilmeden patronları Harry’nin (Ralph Fiennes) onları arayıp ne yapmaları gerektiğini söylemelerini beklemektedirler. Bu bekleyiş, Ray için ölümcül bir bekleyiştir; çünkü Bruges şehri onun için tam anlamıyla bir cehennemdir. Ray’in aksine Ken, tarih kokan bu şehri çok sevmiştir. sokaklarında dolaşıp, müzelerini gezerken, orta çağ kalıntısı bu şehri peri masalına benzetmektedir.

Bir kişinin nefret ettiği ve kendini tamamen ait hissetmediği bir yeri, başka biri inanılmaz derecede benimseyebiliyor. Beklentiler, istekler karşılanmadıkça bütün suç bir şehre, insana veya objeye atılabiliyor. Oysaki insan olduğu yere kolaylıkla adapte olabilen bir varlık olmasına rağmen Ray gibi bunu tamamen reddedebiliyoruz. Ayrıca güzel ve çirkinin göreceli oluşunun örneğini iki karakterin şehre bakış açısından görebiliyoruz. Ray için cehennem olan Bruge, Ken için cennet.

 

 

 

Ken’in zoruyla gittikleri müze ziyaretinde üç farklı tabloya bakarlar. Aralarında en çok Hieronymus Bosch’un “The Last Judgement” tablosu dikkatlerini çeker. İkisi de bu tablo karşısında şaşkınlıklarını gizleyemezler. Üç parçalı olan bu tablo, Adem ve Havva’nın cennetten düşüşünden başlayıp, devamında günahlarının yol açtığı şiddet ve kaos anlatılıyor. The Last Judgement tablosuna bakmadan önce Ken’i, Jan Provoost’un “Death and The Miser” tablosuna bakarken görüyoruz. Eser, ölümün herkesin kapısını çalacağını anlatıyor. Ken, yaptığı işin doğru olmadığının farkında olan biri, yaşı itibariyle geçmişte yaptıklarını değiştiremeyeceğini farkında ama yine de geleceğe yön verebileceğine inanıyor. tablonun Ken’e kaçınılmaz sonuç olan ölümü hatırlatması, kiralık katil olsa da içindeki iyiliğe yönelme eğilimini canlandırdığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda Ray, Gerard David’in “Judgement of Cambyses” tablosuna bakarken görüyoruz. Ray’in bu tabloya bakarken korku dolu bakışları gözümüze çarpıyor. Filmin başından sonuna kadar Ray, Bruges’a gelmelerinin asıl sebebi olan yanlışlıkla bir çocuğu öldürmesinin acısını bütün benliğinde hissediyor. İşte bu tablo tam olarak cezalandırılmayı anlatıyor. Tablo, kral Cambyses’in bir yargıcın rüşvet aldığını duyduktan sonra, yargıcın derisini canlı canlı yüzdürmesini resmediyor. Üç önemli tablonun da ortak noktası ahlak. Hikayenin ahlak kısmı önemli; toplumda ahlak dışı olarak düşünülen kiralık katilliğin bile kendi ahlaki değerleri var. Toplumu oluşturan bütün bireylerin kendi çevrelerinde grup olarak oluşturdukları ahlaki değerler değişkenlik gösterse bile bazı konular herkesin ortak paydası olarak görülebilir. In Bruges filminde gördüğümüz gibi bir çocuğun yani masumiyetin öldürülmesi toplumun hiçbir kesiminde kabul görmez, bunun gibi kırmızı çizgiler, toplumun her kesiminin kabul edeceği ahlak anlayışına örnektir.

Ray ve Ken’in patronu Harry, filmin ortasına  kadar sadece birkaç telefon görüşmesiyle görünmesine rağmen, başroldeki karakterler üzerindeki otoritesini hissettiriyor. Harry, prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olan ve korkulan bir otorite. Yapmış oldukları ahlak dışı olan işte bile, ahlaki prensiplerini çizen Harry, telefonla görüşmeyi bırakıp, Bruges’a geldiğinde işler daha da karışıyor. Ray ve Ken’in üstündeki büyük etkinin izleyiciyi korkutmasının ardından, Harry’nin filmde görülmesiyle işler sarpa sarıyor. Harry’nin etkisinin yanı sıra Bruges şehri, film boyunca tanıdığımız bütün karakterler üzerinde de çok farklı bir yere sahip. Garip bir havası var şehrin. Herkes geçerken uğruyor veya burada olmaması gerekiyormuş hissi yaratıyor. Daha geniş düşünürsek dünya düzeniyle bağdaştırabiliriz. Filmde tanıştığımız tüm kişiler, sanki varoluşsal boşluğun içindeler ve Bruges, boşluğu kontrol edebilen tek otorite. Bruges’da olduğu gibi dünyadan da çıkamıyoruz ve neden burada olduğumuzu bilemiyoruz. Film, çok azını göstererek, fazlasını bıraktığı hislerle anlatıyor. Tam anlamıyla garip bir his. İlginç, anlamsız bir gariplik ama bir o kadar da güzel bir gariplik.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin