İlk Avukattan İlk Heykeltıraşa: Türkiye’nin Öncü Kadınları

70
Gece Modu

Şüphesiz 21. yüzyılda, hangi iş alanında olursa olsun, cinsiyetler arası fırsat eşitsizliğini konuşmak, gündeme getirmek zorunda kalmak bile oldukça üzücü. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor ki, tahmin edeceğiniz gibi, bu durum henüz çok da uzağımızda olmayan 20. yüzyılda dahi çok daha kötü bir seviyedeydi. İşte bu sebeple, pek çok mesleğe bir kadının “ilk” kez adım atışı, bu yüzyılda pek çok kez yaşandı ve bu kadınlar, arkalarından gelecek hemcinslerine yol açan bir rol üstlendi. Ben de bu yazımda ülkemizde ilkleri başaran isimleri mümkün olduğunca teker teker anıp bu başarılarına kısaca yer vermek istedim.

1) Afife Jale: İlk Türk Kadın Tiyatro Oyuncusu

Afife Jale, 1902’de İstanbul’da doğdu. Çocukluğundan beri hayallerini hep tiyatro süsledi. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde okurken dahi hayalinde bir tiyatro oyuncusu olmak vardı. Ancak kendisinden geriye “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” sözleri kalan Jale’nin hayallerini gerçekleştirmesi hiç de kolay olmadı.

Söylenti Dergi e-sayısı Çıktı!

TEMA Vakfı yararına çıkardığımız e-dergimizin ilk sayısı yayında! 90 sayfa içine 40 farklı yazardan, şiir, öykü, deneme ve incelemeleri yayınladığımız e-sayımızı satın almayı unutmayın! Üstelik yalnızca 5₺!

O yıllarda Afife Jale’nin önündeki büyük engel ise Türk ve Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olmasıydı. Ancak Jale, 10 Kasım 1918’de Darülbedayi’nin “Türk ve Müslüman kadınların yalnızca kadınlara yönelik sergilenen oyunlarda rol alacağını” söyleyerek açtığı tiyatro kursları için sınava girdi. Sınavın sonucunda kursa kabul edilen beş Müslüman kadından biri olmayı başardı.

Seçilen beş kadından üçü, hiçbir zaman sahneye çıkamayacakları gerekçesiyle kısa sürede pes etti. Geriye kalanlardan Refika suflör olarak Darülbedayi’de yer aldı, Afife ise stajyer oyuncu olarak kariyerine başlasa da uzun bir süre sahneye çıkmadı.

13 Nisan 1919’da ise Afife Jale’nin rüyası gerçeğe dönüştü. Hüseyin Suat’ın yazdığı Yamalar oyunu Apollon Sineması’nda gösterim yapacaktı ve Emel karakterini canlandırması planlanan Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi gerekmişti. Bu durumda acil bir şekilde bu rolü dolduracak bir oyuncu aranmış ve Afife Jale bu sayede ilk kez sahneye çıkıp, sonrasında bu gece için “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle gerçekten ağladım…” dedi.

2) Semiha Es: Dünyanın İlk Kadın Savaş Muhabiri, İlk Türk Kadın Fotoğrafçı

1912 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Semiha Es’in hayat hikayesi, biraz Yeşilçam tadında bir hikaye aslında.

Orta halli bir ailenin kızı olan Semiha için her şey, annesinin ona zengin bir damat adayı bulduğunu ve onunla evlenmesi gerektiğini söylemesiyle başladı. Semiha ise bunu kesinlikle istemedi, çünkü başkasına aşıktı. Bu kişi, dönemin ünlü gazetecilerinden, Hollywood yıldızlarıyla dahi röportajlar yapan Hikmet Feridun Es’ti. Çift, bu olay karşısında hemen iki şahit bularak evlendi.

Evlendikten sonra yaşadıkları maddi sıkıntılar bir yana, çiftin sıklıkla birbirinden ayrı kalması da onları olumsuz etkilemeye başladı. Hikmet Feridun Es’in iş gereği sıklıkla yurt dışına gitmesi nedeniyle zamanlarının büyük bir kısmını birbirlerinden ayrı geçirmek zorunda kaldılar. Bu sebeple çözümü, Semiha Hanımın da fotoğraf çekmeyi öğrenmesinde bulan ikili, bunun ardından dünyayı birlikte gezmeye başladılar. Fotoğrafçılık kariyerine Hollywood yıldızları ve Afrika yerlileri ile başlayan Semiha Es, sonrasında ise Kore’de 3, Vietnam’da 5 yıl boyunca savaş fotoğrafçılığı yaptı. Kendisine o yılları sorulduğunda ise şu sözleri söyledi:

Savaşta yaşadıklarım ve gördüklerim, özelikle insani açıdan çok derinden etkiledi beni. Siyasilerin çıkar çatışmaları arasındaki o savaşta, sivillerin düştüğü durumu ve zulmü görmek çok zor ve acı bir tecrübeydi benim için. Yarım yüzyıl fotoğraf makinesini elimden hiç düşürmedim.”

3) Filiz Dinçmen: İlk Türk Kadın Büyükelçi

Filiz Dinçmen, 1939 yılında Zonguldak’ta doğdu. Ankara Kız Lisesi’nin ardından Türkiye’nin siyasal bilgiler anlamında öncü okullarından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni (yaygın kullanılan adıyla Mülkiye) bitirdi.

Meslek hayatının ilk görev, Dışişleri Bakanlığı Birleşmiş Milletler Dairesi’nde katiplik oldu. Ancak kariyer basamaklarını hızla tırmanacak olan Dinçmen için bu yalnızca bir başlangıçtı. 1965’te Birleşmiş Milletler New York ofisinde önce 2. ardından 1. sekreterlik görevleri yaptı ve 1968-1970 yılları arasında da Tahran Büyükelçiliği’nde çalıştı.

Filiz Dinçmen, “ilk Türk kadın büyükelçi” unvanını ise 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçiliği’ne atanarak kazandı. Sonraları 1993-1997 yılları arasında Avusturya Büyükelçiliği, 2001-2004 yılları arasında Vatikan Büyükelçiliği de yapan Dinçmen, Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilciliği, Dışişleri Bakanlığı sözcülüğü gibi çeşitli üst düzey görevlerde de bulundu.

Kadının katkısı olmadan gelişme ve kalkınma olamayacağını savunan Dinçmen, kendi hayatıyla da kadınlar için bir öncü ve örnek olmayı başardı.

4) Semiha Berksoy: İlk Türk Kadın Opera Sanatçısı

Semiha Berksoy’a aslında yalnızca ilk Türk kadın opera sanatçısı deyip geçmek olmaz. Çünkü kendisi aynı zamanda Avrupa’da opera sahnesine çıkan ilk Türk soprano ve oldukça başarılı bir ressam.

Berksoy 1910 yılında İstanbul’da heykeltıraş ve ressam bir anne ile maliye katipliği yapan şair bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Anne ve babasının sayesinde küçük yaşlarda sanatla tanışan Semiha, böylece sanatın çok farklı dallarına ilgi ve sevgi beslemeye başladı. Zaten kendisi de “Bende sanatla ilgili ne varsa annemle babamdan aldım.” diyerek ebeveynlerinin bu katkısını dile getirmişti.

Sanatla dolu bir çocukluğun ardından eğitimini de sanatla sürdürmeye karar veren Berksoy, lise çağına geldiğinde konservatuvara başladı. Babası Ziya Bey’in bu durumdan hoşnut olmaması ve kendisini konservatuvarı bırakması için ikna etmeye çalışması üzerine ise şu sözleri söyledi: “Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline gelen bir şey var; o da sanat aşkıdır, bunu bilesiniz, ölsem de mezarımda selvi ağaçları söyler.”

İşte bu kararlılığın sonucunda, yaptığı avangart resimlerle birlikte Güzel Sanatlar Akademisi’nin yolunu tuttu. Ancak yaptığı resimler, sanat hayatının yalnızca bir yönü olacaktı. 1931’de yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul’un yaptığı, ilk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokakları’nda başrolde yer alırken 1932’de ise Dar’ül Bedai operetlerinin primadonnası oldu. Bu tecrübe onu sesini eğitmeye yöneltti ve aldığı şan eğitiminin ardından 1934’te Adnan Saygun’un yazdığı ilk Türk operası Özsoy’da Ayşim rolü ile sahneye çıktı. Daha sonraları 1939 yılında Berlin’de “Ariadne auf Naxus” isimli operada Ariadne rolünü üstlenerek Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk soprano oldu.

Sonraları Ankara Devlet Operası’nın kurulmasında yer aldı, Süreyya Operası’nda ve New York’ta Lincoln Center’da sahneye çıktı. Son yıllarına kadar sanatın farklı dallarında üretmeye devam etti. Sanatın kendisine ifade ettiklerini ise şu sözlerle anlattı:

“Bu ruhi bir mesele. Ve bu aşk, merak beni genç ve enerjik tutuyor. Çünkü beni sevindiriyor. Aşık olmak da insanı sevindirir.”

5) Jale İnan: İlk Türk Kadın Arkeolog

Jale İnan, Türkiye’nin ilk arkeologlarından olan, İzmir Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu Aziz Ogan’ın kızı olarak dünyaya geldi. Lise eğitimini tamamladıktan sonra Aleksander von Humboldt Vakfı’nın bursu ile Almanya’ya gitti ve Berlin ve Münih’te arkeoloji eğitimi aldı.

1946 yılında Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu olarak Antalya’nın Side ve Perge ilçelerinde yürütülen ve sonucunda Antalya Arkeoloji Müzesi’nin iki kez genişletilmesini gerektiren kazı çalışmalarına katıldı. 1975’te Türk Tarih Kurumu asil üyeliğine seçildi ve 1983’te profesörlük unvanını aldı. “Saygın Hanımefendi” ve “Arkeoloji Dedektifi” gibi pek çok şekilde anıldı.

Meslek hayatının dilden dile en çok anlatılan olaylarından biri ise Perge’deki kazı çalışmaları sırasında gerçekleşti. 1980 yılında Perge’de belden yukarısı olmayan bir Herakles heykeli bulundu. Heykelin üst yarısının Amerika’ya götürüldüğü söylentilerinin peşini bırakmayan Jale İnan, Boston Metropolitan Müzesi’ndeki Herakles heykelinin Perge’de bulunan heykelin parçası olduğunu kanıtladı ve heykelin Türkiye’ye getirilmesinde önemli rol oynadı.

Meslek hayatında benzer olaylarda kararlılığıyla defalarca ön plana çıkan Jale İnan, başarısının sınırını ise şu şekilde özetlemiştir:

 “Bir kere görmek, hiçbir kere görmektir. Bin kere görmek, bir kere görmektir.”

6) Süreyya Ağaoğlu: İlk Türk Kadın Avukat

Ünlü hukuk profesörü Ahmet Ağaoğlu’nun kızı olan Süreyya için “ilk Türk kadın avukat” unvanını elde etmek hiç de kolay olmadı. Çünkü o avukat olmayı kafasına koyduğunda, kadınların çarşafsız dışarıda dolaşmaları bile ayıplanıyordu ve haliyle hukuk fakültesine girmeleri de yasaktı.

Bu durum karşısında Süreyya Ağaoğlu çareyi doğrudan İstanbul Üniversitesi rektörü Selahattin Bey (Haldun Taner’in babası) ile konuşmakta buldu. Konuyu ona ilk açtığında alabildiği tek karşılık yalnızca kahkahalar olsa da Süreyya kararlı davranarak kendisi gibi hukuk fakültesinde okumak isteyen üç kız öğrenci daha buldu ve tekrar Selahattin Beyin kapısını çaldı. Bu ısrar işe yaradı ve Süreyya Ağaoğlu’nun önderliğinde bu dört kız öğrenci, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ilk kız öğrencileri oldular. Fakülteden başarıyla mezun olan Süreyya Ağaoğlu, böylelikle Türkiye’nin ilk kadın avukatı unvanını elde etti ve hukuk fakültesine girerkenki kararlılığını da koruyarak aynı zamanda bir kadın hakları savunucusu oldu.

Ağaoğlu, ilk olmanın yanında aynı zamanda Milletlerarası Hukukçular Komisyonu üyesi olmuş, Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti’ne seçilmiş başarılı bir avukattı.

7) Sabiha Bengütaş: İlk Türk Kadın Heykeltıraş

1910 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Bengütaş, babasının görevi gereği eğitimine Şam’da başladı. 16 yaşında İstanbul’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nin resim bölümüne girdi. Sanat hayatını değiştiren olay ise kendi kendisine antik bir heykelin kopyasını yapması oldu. Yaptığı bu heykeli gören heykel öğretmeni, onu yeteneğinden dolayı heykel bölümüne aldırarak buradaki ilk kız öğrenci olmasına yardımcı oldu. Sabiha Bengütaş, heykel bölümünü birincilikle bitirdi ve eğitimine Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde devam etti. İtalya’da bulunduğu süre içerisinde, Taksim’deki Atatürk Anıtı’nı da yapan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanlığını da yaptı.

Sabiha Bengütaş’ın en önemli eserleri arasında, 1938 yılında katıldığı Atatürk ve İnönü adına düzenlenen heykel yarışması için yaptığı heykeller başı çeker. Bunlar arasından Atatürk için yaptığı heykel bugün Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, İnönü heykeli ise Mudanya’da yer almaktadır. Bengütaş ayrıca Abülhak Hamit ve Ahmet Haşim’in de heykellerini yapmış, 1925 yılından itibaren düzenlenen Geleneksel Galatasaray Sergisi’ne katılan ilk kadın sanatçılardan olmuştur.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin