Umberto Eco, critique et ecrivain italien. L'auteur du "Nom de la rose" et du "Pendule de Foucault" est venu a Paris presenter son dernier livre "Histoire de la laideur" paru en france le 2 octobre aux editions Flammarion. Ce livre illustre retrace en 15 chapitres les representations de la laideur dans la culture occidentale. Cette anthologie fait suite a "Histoire de la beaute" parue il y a deux ans et qui, traduit en 27 langues, s'est vendue a 500000 exemplaires. Paris,FRANCE-le 17/10/07
Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



19 Şubat 2016 tarihinde 84 yaşında kaybettiğimiz Umberto Eco, 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir filozoftu. Pek çoğumuz kendisini yazar kimliği ile tanımış olsak da kendisi yazar olmaktan öte bir akademisyen, göstergebilimci, edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarıydı. 1932 yılında İtalya’nın Milano kenti dolaylarında Alessandria kasabasında doğan Umberto Eco’nun anne ve babası çalıştığından kendisiyle büyükbabası ilgilenmiştir. Onun kitaplarla tanışması da büyükbabasına ait kütüphane ile olmuştur. James Joyce en etkilendiği yazarların başında gelmiştir. İlk ödülü olan Ludi Juveniles Ödülü’nü 10 yaşında zorunlu olarak katıldığı bir yarışmaya gönderdiği makalesi ile kazanmıştır. Yarışma konusu: “Mussolini’nin şanı ve İtalya’nın ebedi varlığı uğruna ölümü göze almalı mıyız?”dır. Silahlı çatışmaların normalleştirildiği İkinci Dünya Savaşı zamanlarına denk gelen çocukluğu nedeniyle o döneme şahitlik etmesi de sonraki dönemlerdeki algısının değişmesine neden olmuştur. Yıllar sonra kendisine bu ödülle ilgili soru sorulduğunda kendisine has mizahi üslubuyla: “Ne de olsa akıllı bir çocuktum,” diye cevap vermiştir.

Umberto Eco’ya göre her insan doğal olarak bir hikâye anlatıcısıdır ve bu ihtiyaçlarını genellikle çocuklarına peri masalları anlatarak karşılar. Bir noktada çocuklar büyür ve bir kısım insan Umberto Eco’nun yaptığı gibi sözlü anlatıdan yazılı anlatıya geçebilir. Umberto Eco açısından durumu ele aldığımızda, onun hem uzmanlık alanı ile ilgili yazacakları hem de uzun yıllardır biriktirdiği kollektif bilinçten gelen doğal anlatı birikimi vardı ve tüm bunlar onun üniversitedeki çalışma masasının çekmecesinde ölümü bekleyemezdi.

1978 yılına kadar bir akademisyen olmak Umberto Eco’ya yeterken, o yıl bir arkadaşından gelen romancı olmayan kişilerden kısa polisiye öykü yazmaları ile ilgili bir projenin içinde yer alma talebini, farkında olmadan içindeki roman kurgusunu da açığa vurarak geri çevirmiştir. Yaşanan bu olay onun içindeki yazma dürtüsünün ortaya çıkmasını sağlamıştır.

1980 yılında orijinal adı ile Il Nome della Rosa – Gülün Adı romanını yayımlamıştır. Bu romanın yazılması dört yılını almıştır ve romanda kendi uzmanlık alanı olan Orta Çağ’da geçen bir kurgu yaratmıştır. Post-modern edebiyatın en değerli örneklerinden biri olan kitapta özellikle iki edebi teknik göz kamaştırır. Bunlardan birincisi metinlerarasılık, diğeri ise üst-anlatı tekniğidir. Yazar daha sonraki eserlerinde de bu tekniklerden ziyadesiyle faydalanmıştır.

Kendisi en basit şekliyle “Soldan sağa doğru…” yazdığını iddia etse de romanları kurgusu ve üslubu ile ayrılmaz bir bütünlük oluşturur. Yazar ne yazdığına göre dümenini çevirir.

Umberto Eco için roman yazarken en önemli şey mahremiyettir. Roman yazım süreci yazar ile yazılanlar arasında geçmelidir. Bu nedenle roman yazım süreçlerinde yazar, genellikle kırsal alanlarda, sessiz ortamlarda olmayı tercih etmiştir. Bir diğer konu ise araştırma yapmaktır. Bir şey yazmak için ‘ilham’ iyi bir başlangıç olsa da ter dökmeden iyi bir metin yazılabileceğine inanmamıştır. Ona göre bir yazar tüm hikâyeye hâkim olduğunu düşünse bile hiç ummadığı bir anda karşısına bir zorluk, bir engel çıkabilir. Belli bir imgeyi ya da olayı onu hiç görmeyen okurların bile sanki karşılarındaymış gibi hissettirebilmek için gece yarıları elinde ses kayıt cihazı ile Paris sokaklarında gezmişliği de vardır, yıldız haritaları çıkarmışlığı da. Bu nedenledir ki Umberto Eco okumak aslında zordur. Onun kitaplarını yazarken döktüğü ter kadar okur da kitaplarını okurken ter döker. Onun yarattığı kurgu dünyası edebiyatın doğası gereği hakikatten beslenir. Hem dönemin hakikatlerine sadık kalıp hem de inandırıcı bir kurgu ile hikâyesini anlatabilmesi ise onun romancılıktaki bilgeliğinin kanıtıdır. Öyle ki okurları ellerinde onun kitaplarıyla onun betimlediği manastırların ya da barların peşine düşmüşlerdir.

Akademisyenliğin yanında amatör bir uğraş olarak yazarlık yaptığını söylese de ve hatta işi daha da ileri götürüp hafta sonları yazdığını iddia etse de Umberto Eco, 20. yüzyılın en iyi romancılarından biridir. Görüp etkilendiği imgeler kadar merak ettikleri de ona romanlar yazdırmıştır. İçinde nadir kitapların da bulunduğu 30 binin üzerinde kitabının yer aldığı kütüphanesi ile bağı hiç kopmamıştır. Orada onun için okunacak bir şeyler hep olmuştur. Ona göre: “Kitap, tekerlek kadar, çekiç kadar ya da kaşık kadar aşılmaz bir icattır.”

O kendisini hafta sonlarında roman yazan ciddi bir profesör olarak görerek hayata gözlerini yummuş olsa da biz onun bilgeliğini kitaplarının çok katmanlı yapısında aramaya ve yarattığı çağrışımlarla okuyucusunda bıraktığı gerçeklik algısıyla hatırlamaya devam edeceğiz.

 

“Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus…”

“Dün gül olanın bugün salt adı kalır, adlardan başka bir şey kalmaz bize…”

 

Adından başka bize kalan kitaplarından bazıları:

  1. Gülün Adı (1980)
  2. Foucault Sarkacı (1988)
  3. Baudolino (2000)
  4. Prag Mezarlığı (2010)
  5. Sıfır Sayı (2015)

 

 

Kaynaklar

 

  1. Genç Bir Romancının İtirafları, Umberto Eco
  2. Okumak ve Yazmak, Semih Gümüş
  3. https://www.telegraph.co.uk/culture/books/bookreviews/8981215/The-Prague-Cemetery-by-Umberto-Eco-review.html
  4. https://www.telerama.fr/livre/umberto-eco-internet-encourage-la-lecture-de-livres-parce-qu-il-augmente-la-curiosite,47983.php

 

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin