İki Şehrin Hikâyesi | 27 Alıntı

Fransız Devrimi çatısı altında gerçekleşen; buhran, çaresizlik, gözyaşı ve kan kokan roman, iki şehir etrafında dönüyor: Paris ve Londra. Sokaklarda giyotin ile idam edilen insanların ardında bıraktığı acı görüntüleri sayfalar arasında görüyor, hissediyor ve çığlıklarını duyabiliyorsunuz. Charles Dickens’in bir klasik hâline gelen romanı İki Şehrin Hikâyesi’nden 27 alıntı ile baş başa bırakıyoruz sizi:

  1. Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu. (s.13)
  2. Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir. (s.23)
  3. Açgözlülükle fıçı tahtalarına saldıran kana susamışların da ağızlarının kenarında şarap izleri duruyordu hâlâ ve pis bir çuvala benzeyen gecelik külahı neredeyse başından düşecekmiş gibi duran, üstü başı batmış, uzun boylu bir soytarı çamura ve şaraba bulanmış parmağıyla şunu yazmıştı duvara: KAN. (s.43)
  4. Açlık her yerdeydi. Yüksek yüksek binalardan fırlatılmış, sıra sıra asılmış olan sefil kıyafetlerden sarkıyordu; Açlık samanla, paçavrayla, tahta parçaları ve kâğıtla yamanmıştı bunlara; adamın testereyle kestiği her bir odun parçasında gösteriyordu kendini. Açlık tütmeyen bacalardan gözünü dikmiş bakıyor, çöplerinin içinde tek bir yiyecek kırıntısı olmayan, pislik içindeki sokakta kocaman dikiliyordu. (s.44)
  5. Bütün tabelaların (bunların sayısı neredeyse dükkanlar kadardı) üzerindeki resimler Açlık’ın resmiydi. (s.44)
  6. Paslı çubuklardan o karman çorman mahallenin görüntüleri yerine havası göze çarpıyordu ve göründüğü kadarıyla, Notre-Dame’ın iki büyük kulesinin tepesinin yakınında ya da aşağısında kalan hiçbir yerde sağlıklı bir yaşama ya da umuda dair bir emare yoktu. (s.50)
  7. Eğer işiniz üst düzey birilerini görmeyi gerektiriyorsa arka tarafa, hükümlülerinkine benzer bir bölüme alınırdınız ve o mühim kişi iki eli cebinde yanınıza geldiğinde bu kişiyi o kasvetli alacakaranlıkta zor seçerdiniz. (s.72)
  8. Aslında o zamanlarda, ölüm cezası pek çok işyeri ve kurum için olduğu kadar Tellson için de oldukça revaçta bir çözümdü. Ölüm her konuda doğanın çaresiyken neden kanunlar için olmasındı? Böylece kalpazan ölüm cezası aldı; Tellson bankasının önünden at kaçıran da, üçkâğıtçı da, öyle ya da böyle, bir şekilde suça bulaşan herkes ölüm cezası aldı. Suçluları engellemiyordu aslında bu uygulama -hatta tam tersi bir etki yarattığını vurgulamakta yarar var- ama tek tek her bir olaydaki sorunu temizliyor, geriye ilgilenecek bir mesele bırakmıyordu.(s.73)
  9. İnfaz edilenlerin sergilendiği alan, yılların bilge hapishanesi, boyutlarını hiç kimsenin kestiremediği cezalar açısından ünlü bir yerdi; son derece insancıl, durumu yumuşatan başka bir eski alan da kamçılama direğiydi; yeryüzünde işlenebilecek en korkunç kiralık katil cinayetlerine yol açan, atalardan kalma başka bir bilgelik olan kan parası alışverişleri yapılırdı burada. (s.81)
  10. Tıpkı okyanusun ölüleri karaya atması gibi ayna da üzerine yansıyan o görüntüleri geri gönderebilseydi bu iğrenç yer, iğrenç hayaletlerden geçilmezdi. (s.85)
  11. İnsanlar monsenyör ya da devlete bağlı olduğu kadar, gerçek olan şeylerden de bir o kadar kopuklardı ve kendine doğru bir yol tutturmuş dürüst insanlar parmakla gösterilecek kadar azdı. (s.134)
  12. Etrafta çok az çocuk vardı ve hiç köpek yoktu. Erkek ve kadınlara gelince onların bu dünyadaki iki seçeneği ortadaydı -ya değirmenin aşağısındaki küçük köyde, en sefil şartlarda hayat ya da kayalığın tepesini kaplayan hapishanede tutsaklık ve ölüm. (s.143)
  13. “Kalıcı olan tek felsefe baskıdır. Korku ve esaretten kaynaklanan bu hayırsız hürmet var ya azizim,” dedi marki ve tavana baktı. “Başımız şu çatının altında olduğu sürece köpeklerin kamçıya itaat etmesini sağlar.” (s.154)
  14. Önceden Londra’da ne altın kaldırımlarda yürümeyi ne de gül yapraklarıyla kaplı yataklarda yatmayı ummuştu; gözü bu kadar yükseklerde olsaydı bu kadar başarılı olamazdı zaten. Bir iş yapmak istemişti ve bunu bulmuş, yapmış, hatta bu işi yapanların içinde en iyisi olmuştu. Esas zenginlik buydu. (s.163)
  15. Bu silahları kim veriyordu, bunlar nereden geliyordu, her şey nasıl başlamıştı, kalabalığın tepesinde, bir şimşek gibi duran ve sarsılıp titreyen bunca eğri büğrü silah hangi yolla gelmişti onlara, bunların cevabını verecek tek bir kişi yoktu içlerinde; öte yandan tüfekler dağıtılıp duruyordu – ve tabii fişekler, barut, top mermisi, demir çubuklar, sopalar, bıçaklar, baltalar, mızraklar ve gelebilecek ve işe yarayacak her tür silah elden ele dolaşıyordu. (s.265)
  16. Her yanda bir kargaşa, sevinç, kulakları sağır eden ve delice bir çılgınlık, şaşırtıcı bir gürültü ve her şeye rağmen derin bir pantomim vardı. (s.268)
  17. Ötede, koca bir alanda yıkık bir ülke uzanıyordu ve vaat ettiği tek şey kederdi. Her bir yeşil yaprak, her bir ot ve tahıl parçası en az o zavallı insanlar kadar kuruyup büzülmüştü. (s.280)
  18. Refakatçilerin kıyafetleri öyle sefildi ki, adamlar çıplak bacaklarına saman sarıp yırtık pırtık omuzlarını yağmurdan korumak için gene bu samanlarla örtmüşlerdi. (s.307)
  19. Hapishanenin tarzı ve kasveti, bu incelikleri öyle garip bir biçimde gölgelemiş, mahkûmlar tüm bu uygunsuz pisliğin ve sefaletin içinde hayaletleri andıran öyle tuhaf hallere düşmüşlerdi ki Charles Darnay kendini bir ölü topluluğunun içinde sandı. (s.316)
  20. Yeni bir dönem başlamıştı; kral yargılanmış, idama mahkûm edilmiş ve kellesi uçurulmuştu; dünyaya kafa tutup “Ya zafer ya da ölüm!” diyerek Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm Cumhuriyeti ilan edilmişti. (s.336)
  21. Şüpheliler için çıkan yasa, hem özgürlükleri hem de hayatı tehlikeye atmıştı; bu yüzden iyi ve masum kişilerin, kötü ve suçlu kişilerin eline düştüğü oluyordu; hapishaneler hiçbir günahı olmayan ve kendine savunma şansı verilmemiş insanlarla tıka basa doluydu; artık düzen buydu ve işler böyle yürüyordu ve daha aradan yalnızca birkaç hafta geçmişken eskiden beri süregelen bir âdet gibi görülüyordu. (s.337)
  22. Devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki, hem kendi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık. (s.338)
  23. Halk çılgınca bir keyifle kutlama yapıyordu. Gelirken, tepelerine küçük kırmızı şapkalar geçirilmiş olan küçük mızraklarla süslenmiş evler görmüştü; bir de üç renkli kurdelelerle standart yazı yazılıydı: “Cumhuriyet Birdir ve Bölünemez. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm!” (s.343)
  24. Dönemi karartan evrensel korku ve güvensizlik içinde bütün zararsız hayat tarzları değişmişti. (s.357)
  25. “Bu gece o yalnız kalbinize dönüp dürüstçe, ‘Şu hayatımda kimsenin ne sevgisini, ne bağlılığını, ne minnetini ne de saygısını kazandım; hiçbir şekilde şefkatli bir yer edinemedim; kimseye hatırlanacak bir iyiliğim ya da yararım olmadı!’ diyebilseydiniz bu yetmiş sekiz yıl ağır bir lanet gibi çökerdi üzerinize; öyle değil mi?” (s.384)
  26. Hayatına son verecek aleti daha önce hiç görmemişti. Yerden ne kadar yüksekti, kaç basamaklıydı, kendisi nerede duracaktı, ona nasıl dokunacaklardı, kendisine dokunacak eller kırmızıya boyanacak mıydı, yüzü ne yana dönük olacaktı, ilk önce mi gidecekti yoksa en son mu? (s.429)
  27. Bu şimdiye dek yaptığım en iyi, en doğru şey ve bu yolun sonu, şimdiye dek hiç bilmediğim kadar güzel, çok güzel bir uyku. (s.462)

İki Şehrin Hikayesi, Can Yayınları, 2019

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Ece Özer
Ece Özerhttp://hayalleregidenyolum.com
hayat boyu öğrenci kalmayı hedefleyen bir iletişimci

Must Read

Filme Uyarlanan 10 Gerçek Hayat Hikayesi

Çoğu zaman vakit öldürmek için film izleriz ama bazıları bizi fazlasıyla etkiler hatta bir şeyler öğretir. Bu listedeki biyografik filmlerin bazılarından bir şeyler öğreneceğiz...