Histeri Üzerine Çalışmalar: Psikanaliz Doğuyor

Gece Modu

Histeri Üzerine Çalışmalar: Psikanaliz Doğuyor

Histeri Üzerine Çalışmalar psikanaliz tarihinin en önemli ve belki de ilk büyük eserlerinden birisi. İki yazarlı olan eserin sahipleri meslek camialarında bu eserden önce de isimlerini duyurabilmişlerdi. Josef Breuer 53 yaşındaydı ve kariyerinin zirvesindeydi. Sigmund Freud ise 39 yaşında pek çok alanda deneyim sahibi olmuş ve bazı alanlarda da ismini duyurmuş bir kimseydi. Yazıma Sigmund Freud’un doğumundan (1856) eserin yayınlanış tarihine (1895) kadar hangi yollardan geçerek söz konusu noktaya ulaştığını anlatarak başlayacağım.

Histeri Üzerine Çalışmalar‘dan Önce Freud’un Yaşam Öyküsü

Sigmund Freud 6 Mayıs 1856 yılında Moravia’nın küçük bir kenti olan Freiberg’de doğdu. Freud orta sınıf bir Yahudi ailesinden geliyordu. Babası bir yün tüccarıydı ve Freud babasının kendisinden 20 yaş küçük ikinci karısından olmaydı. Babasının ilk karısından iki oğlu daha vardı ve bunlar Freud’dan yirmi yaştan fazla büyüktüler. Biri evliydi ve küçük bir oğlu vardı, yani Freud bir amca olarak dünyaya gelmişti.

Babası Freud’un doğumundan hemen sonra kendini giderek artan ticari sıkıntılar içinde bulmuştu. Bu yüzden tüm aile Freud üç yaşındayken Viyana’ya yerleşti ve Freud İngiltere’ye gidene kadar yaklaşık tüm hayatını (80 yıl) burada geçirdi.

Viyana’da, Freud’un çocukluğu boyunca aile çok zor koşullarda yaşasa da babası gelirini Freud’un eğitimi için harcamaya büyük önem verdi.

Freud on yedi yaşında okulu bitirdiğinde kariyeri hâlâ belli değildi. Birçok kez yaşamı boyunca hiçbir zaman doktor olmak için özel bir eğilim de duymadığını söylemişti. Bu konuda: “Erken çocukluğumda insanlığın acılarını dindirmek için herhangi bir özlem duyduğumu hiç anımsamıyorum.. Gençliğimde içinde yaşadığımız dünyanın bilmeceleri üzerine bir şeyleri anlamak ve belki de onların çözümüne katkıda bulunmak için zorlayıcı bir gereksinim duydum.” demiştir. Freud’un bilimsel bir kariyeri seçmesini belirleyen şeyin okulu bitirdiği sırada Goethe’ye ait olduğu söylenen “Doğa” hakkında halk için yazılmış bir yazının Freud’un katıldığı bir toplantıda okunması ve Freud’un bundan çok etkilenmesi olduğu söylenir.

1873 yılında üniversiteye kayıt yaptırdığında on yedi yaşındaydı ve üniversitede geçirdiği üç yılın sonunda fizyoloji de uzmanlaşmaya karar verdi. Bu karar sonucu Brücke’nin Fizyoloji Enstitüsü’nde eğitim görmeye başladı. Bu dönemin Freud üzerinde önemli izler bıraktığı ve dünya sorunlarına çözümün ancak bilimsel bir gelişmeyle yanıt bulunabileceği fikrini ekmeye başladığı, onun daha sonra ulaşacağı psişik determinist (hiçbir davranış sebepsiz/motivasyonusz meydana gelemez) görüşünde Brücke’nin etkisi oldukça büyüktü.
1876 yılında yine aynı enstitüde Brücke’nin gözetimi altında araştırma yapmak için başka bir burs kazanan Freud, burada nöroloji alanında ilk çalışmalarına başladı. Freud’un bu laboratuvardaki deneyimlerinin sonradan geliştirdiği psikolojik kuramlara temel oluşturduğu ve Brücke’nin beyin hücrelerinin işleyiş biçimini “belirli ilkelerle çalışan dinamik güçler ve enerjiler”le açıklayan görüşlerinin Freud’un yaşamı boyunca etkilediği söylenebilir. Ayrıca Freud’un hayatını önemli bir şekilde etkileyecek Josef Breuer ile tanışması Breuer’ında hocası olan Brücke vesilesiyle yine bu dönemde gerçekleşir.

Bu enstitüde altı yıl kadar çalışmalar yapan Freud, laboratuvar çalışmalarının geniş bir ailenin gereksinimlerini karışlamaya yetmeyeceğini anladıktan sonra ve o günlerde tanışıp ilgi duymaya başladığı Martha Bernaya ile evlenmeyi ciddi olarak düşünmesiyle de birlikte enstitüden ayrılıp tıp doktoru unvanını aldı.

1882 yılında Viyana Genel Hastanesi’nde çalışmaya başladı ve aynı yıl Martha ile nişanlandı. Yine 1882’de Breuer ona sağaltımını bitirdiği Anna O. vakasından bahsetti ve Freud bu öyküden çok etkilendi.

Viyana Genel Hastanesi’nde bir süre çalıştıktan sonra nöroanatomi ve nöropatoloji konusunda uzmanlaşmış Theodor Meynert’in psikiyatri kliniğine geçti. Meynert’in etkisinde kalarak muayenehane açmaktan vazgeçip nöroloji dalında uzmanlaşmaya karar verdi ve üç yıl bu klinikte asistanlık yaptıktan sonra 1885’te üniversiteye fahri doçent olarak atandı. Karşılığında ücret ödenmeyen bu görev ona öğrenim yapma imkanı veriyordu. Yine aynı dönemlerde kokainin olası tıbbî kullanımı üzerine meşhur çalışmalarını yaptı.

Aynı yıl kazandığı bir bursla Paris’e gitti ve ünlü Fransız nörologu Jean-Martin Charcot’nun çalışmalarını izleme imkanı buldu. Bu karşılaşmanın psikanaliz kuramının gelişiminin başlangıç noktasını oluşturduğu söylenebilir. O günlerde Charcot, bir yandan histeri belirtilerinin çoğunun nörolojik kökeni olması gerektiği inancını sürdürürken, öte yandan da histerik bayılma nöbetlerinin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı ve hastanın zihninde oluşan bazı düşüncelerle ilintili olduğu görüşlerini savunuyordu. O güne kadar histeri, zengin imgelemi olan kişilerin bilinçli ve amaçlı olarak geliştirdiği, sayrımsama benzeri belirtiler olarak yorumlanıyor ve gerçek bir normal dışı davranışı, davranış türü olarak nitelendirilmeyerek ciddiye alınmıyordu.

Freud, Charcot’nun kliniğinde gözlemlediklerinden sonra histerinin, üzerinde çalışılması, anlaşılması gereken gerçek bir patalojik bir durum olduğuna inanmaya ve Paris’ten ayrılırken de insanın bilinçli dünyasından ayrı ve gizli, çok güçlü başka bir sürecin varlığını düşünmeye başlamıştı.

1886 yılında Viyana’ya döndüğünde nöroloji uzmanı olarak bir klinik açtı ve çok gecikmiş evliliği de bunu izledi. Ancak tüm nöropatolojik çalışmalarını hemen bırakmadı; daha birkaç yıl özellikle çocuklardaki beyin felci üzerinde çalıştı ve bu konuda önde gelen bir otorite oldu. Yine bu dönemde afazi üzerine önlemli bir monografi yazdı. Açtığı kliniğe gelen hastaların arasında histeri önemli bir oran oluşturuyordu. O sıralarda önerilen hidroterapi, elektroterapi ve dinlenme sağaltımı gibi yöntemleri uyguladı. Ancak bunların doyurucu olmadığı ortaya çıkınca 1887’de hipnoza döndü. Paris’te Charcot’nun yanındayken yaptığı gözlemler bir yandan aklını kurcalamaya devam etti.

1889 yazında birkaç haftalığına Nancy’ye gitti ve Liebault’nun kliniğinde incelemelerde bulundu. Burada Liebault ve yardımcısı Bernheim’ın hipnoz aracılığı ile hastalarıyla kurabildikleri ilişki onu çok etkiledi. Bu iki hekim histeri ile hipnoz arasındaki ilişkileri incelemiş ve şu sonuçlara varmışlardı: Histeride görülen kol ya da bacak felci, deride anestezik bölgeler, işitme kaybı vb. belirtilerin nedeni bedensel bir patoloji değildir; aynı belirtiler normal insanlar hipnoza sokulduğunda telkin yoluyla oluşturulabilir ya da benzer belirtiler ortadan kaldırılabilirdi. Üstelik Bernheim titizlikle sürdürdüğü araştırmalarında, telkine açık olma eğiliminin yalnız histeri belirtileri gösteren hastalarda özgü bir durum olmadığı sonucuna varmıştı. Ona göre bu eğilim, diğer nevrotik kişilerde ve normal insanlarda da gözlemlenebilmekteydi. Bernheim’ın normal ve normal dışı tepkiler arasındaki ilişkiyi ilk kez ortaya koyan bu görüşleri; insan davranışlarının anlaşılması ve bu konudaki klinik çalışmalara temel oluşturması yönünden çok önemli bir adımdı. Nancy’den dönerken Freud ‘un, insanın bilincinin dışında oluşan zihinsel süreçlerin varlığına olan inancı kesinleşmişti.

Ön Bildiri’nin Yazılması
Freud ve Breuer’in arkadaşlığı 1881’den bu yana devam etmekteydi. Breuer Viyana’da tanınan varlıklı bir hekimdi ve entelektüel soylu kesimden birisi olarak anılırdı. İç kulak ile ilgili yaptığı çalışmalar tıp tarihinde bir ilkti ve zamanının en iyi doktorlarından sayılıyordu.

Freud’un 1881’den bu yana yaptıkları klinik gözlemleri ve her birinin kendine ait ortak bir eserde toplamaya Breuer’ı ikna edebilmesi uzun yıllarını aldı. Önce bir Ön Bildiri’de katartik yöntemin sonuçları üzerine ara tezlerini yayımlamakla işe başladılar.

Ön Bildiri’nin kaleme alınması 1892 Haziranında başlamıştı ve derlenmesinin gidişinin ayrıntıları Freud’un Wilhelm Fliess’e gönderdiği mektuplardan izlenebilmektedir. Freud’un Wilhem Fliess’e “ortağımla  uzun bir savaşım” diye tanımladığı şeyden sonra Ön Bildiri 1893 Ocak ayında yayımlandı.

Daha sonra bu Ön Bildiri 1895 yılında Histeri Üzerine Çalışmalar’da kitabın ilk bölümü olarak tekrar basıldı. Bu kitabın yayımlanmasıyla birlikte iki yazarın iş birliği sona erdi. 1896’dan sonra Freud, Breuer’in isteksizliği yüzünden hayal kırıklığına uğramış şekilde araştırmalarına devam etti. Freud’un Wilhem Fliess’e yazdığı diğer mektuplar Breuer’ı, kuşkular ve çekincelerle dolu, vardığı sonuçlarla ilgili olarak her zaman ikircikli bir adam olarak göstermiştir.

Diğer ayrılma sebeplerinden birisi ise Breuer’ın histerinin oluşumu hakkında cinsel etmenlerin önemli bir rolünün olmasını kabul etmeyişiydi. Freud ise gün geçtikçe bunların üzerinde daha fazla duruyordu ve kuramının temelini de bu konu üzerine kurduğu ilerleyen vakitlerde daha iyi anlaşılacaktı.

Ön Bildirinin İçeriği
Ön bildirinin başlığı Histerik Görügülerin Ruhsal Düzenekleri‘ydi. İki yazar ön bildiride 1881’den bu yana yaptıkları sağaltımlardan yola çıkarak histeri vakaları üzerindeki yeni keşfetmiş oldukları yöntemin ve kuramsal bakışın bir özetini vermişlerdi. İkilinin adeta sırtını yasladığı Charcot, Brücke ve Fechner gibi kişilerin yer aldığı Helmholtz ekolüyle birlikte Çalışmalar’ın altındaki kuramın, tüm doğal görüngülerinin en sonunda fiziksel ve kimyasal güçlerle açıklanabileceği şeklinde açıklanabilecek görüşlerini unutmamak gerekir.

Freud ve Breuer, hastanın belleğinin kökensel olaylara dair hiçbir iz taşımadığına ve çoğu zaman hastanın “bilinçli düşüncesinin dışında tuttuğu, dışına ittiği, bastırdığı” acı verici anıların söz konusu olduğuna dikkat çekerler. Yazarlar histerik olguları bir “ikinci bilince” dayandırırlar. Bu hipnoid durumlar histerinin temel olgularıdır.

Özetle histerik belirtiler, zorlu bir baskılamayla (burada cinsel duygulanım rol oynar) yol açan ve böylece patojenik tasarım gruplarının “çözülmesiyle” sonuçlanan ağır (travmatik nevrozdakine benzer) bir travmanın sonucunda ortaya çıkar. Freud ve Breuer, histerik belirtinin nedenini belirtinin ilk ortaya çıkışına neden olmuş olan uzak bir geçmişteki olayı keşfetmelerini sağlayan şeyin genellikle rastlantısal bir gözlem olduğunu söylerler. Basit bir klinik muayene ile bu söz konusu nedene ulaşmak olanaksızdır, çünkü hastanın kendisi de bu olayın anısını yitirmiştir. Hastada belirtinin ilk ortaya çıktığı zamana ilişkin anıları canlandırmak için genellikle hipnoz gerekir. Çoğu zaman sonraki dönemlerde çeşitli ağırlıkta patalojik dışavurumlara neden olan şey, çocuklukta gerçekleşmiş olan olaylardır. Bu gözlemler hastalık oluşumu açısından histeri ile travmatik nevroz arasında bir benzerlik olduğunu göstermektedir.

Yazarlar histerik atakların altında yatan nedenlerin serbestleştirme ya da çağrışımsal düşünce etkinliğiyle kurtulunmamış ruhsal zedelenmelerle ilişkili olduklarını söylerler ve sağaltım yöntemlerini şöyle açıklarlar:
“Başlangıçta büyük bir şaşkınlıkla tek tek her bir histerik belirtinin kendisini kışkırtan olayın anısını ortaya çıkarmayı ve ona eşlik eden duyguyu uyarmayı başardığımızda ve de hasta bu olayı olası en ayrıntılı biçimde anlatıp duyguyu dile getirdiğinde hemen ve kalıcı bir biçimde yok olduğunu bulduk. Duygu olmaksızın anımsama nerdeyse hiç bir zaman herhangi bir sonuç vermiyordu. Başlangıçta rol oynayan ruhsal süreç olabildiğince canlı bir biçimde yinelenmeliydi; doğum anına geri götürülmeli ve sözel anlatım kazandırılmalıydı. İlgilendiğimiz şey olan uyaranları (spazmları, sinir ağrıları ve varsanılar) içeren görüngüler orada bir kez daha tüm şiddetleriyle birlikte yeniden ortaya çıkıyor ve sonra sonsuza dek yok oluyorlardı. Felçler ve duyu yitimleri gibi işlev bozuklukları da her ne kadar geçici şiddetlenmeleri ayrımsanamasa da aynı şekilde yok olmaktaydı.”

Aslında bu açıklama tüm formüslasyonların kısa bir özetiydi. Histerik belirtilerin ana çıkış noktasına özel anlatım kazandırıldığında ve o ana eşlik eden duygu uyarıldığında belirtiler yok oluyordu.

Uzun süre önce yasanmış olayların şiddetli bir şekilde devam etmesini ve bunların nasıl katartik bir biçimde dile getirileceğini inceleyen yazarlar bu konuda ise şunları söylerler:
“Bir anının silinmesi ya da duygusunu yitirmesi değişik etmenlere bağlıdır. Bunların en önemlisi bir duygu uyandıran olaya enerjik bir tepkinin bulunup bulunmamasıdır.(…) Eğer yeterli bir miktarda tepki oluşursa duygunun büyük bir kesimi yok olur. Lengüistik kullanım “ağlayıp içini boşaltmak”, “istim boşaltmak” gibi deyimlerle bu gündelik gözlemlerin tanıklığını yapmaktadır. Eğer tepki baskılanırsa duygu anıya ilişik olarak kalmaktadır. Yalnızca sözcüklerle bile olsa, bedeli ödenmiş bir yaralanma benimsenmek zorunda kalmış olandan çok farklı bir biçimde anımsanır. Dil bu ayrımın da zihinsel ve fiziksel sonuçlarıyla ayırdındadır; sessizce acısı çekilmiş bir yaralanmayı “içten yaralanma” diye adlandırır. Yaralanan kişinin zedelemeye tepkisi tam bir “katartik” etkiyi ancak uygun bir tepki olduğunda -örneğin öç alma- gösterir. Ama dil eylem için bir ‘yerine geçen’ işlevi görür; onun yardımıyla bir duygu neredeyse etkin bir biçimde serbestleştirilebilir.”

Bu noktada akıllara “Neden katarsis?” ya da “Neden duygunun boşaltılması gereklidir?” soruları gelebilir. Bu soruların cevabı ise Sabitlik İlkesi ile açıklanabilir. Freud’un kendisi tarafından Haz İlkesinin Ötesinde’nin 1. bölümünde kullanılan terimlerle bu ilke tanımlanabilir: “Zihinsel aygıt içinde var olan uyarılma niceliği, olabildiğince düşük ya da en azından sabit tutulmaya çalışılır.” Breuer bunu çok benzer terimlerle ortaya koyar ama nörolojik bir büklümlenmeyle “beynin içi uyarılmayı sabit tutma eğilimi” diye adlandırır.

Eserin İçerisindeki Önemli Kavramlar
Hiç kuşkusuz Histeri Üzerine Çalışmalar metni tıp ve psikoloji tarihi açısından içerdiği kavramlar bakımından oldukça önemlidir. Bu çalışmalarda direnç, savunma ve onlardan türeyen bastırma kavramlarıyla birlikte teknik gelişmeleri Freud’a atfedebiliriz.

Freud “Ruhçözümsel Hareketin Tarihi’nde “bastırma kuramı”nın ruhçözümlemesinin tüm yapısının yaslandığı köşe taşı olduğunu bildirir. Bastırma sözcüğü ise ruhçözümsel anlamda ilk defa bu kitapta kullanılmıştır.

Breuer’a ise hipnoid durumlar, katarsis ve serbestleşme kavramları atfedilebilir. Yine bu kavramlarda ilk defa bu metinde ortaya çıkmışlardır. “Sabitlik İlkesi”nden bahseden ilk kişi Breuer olsa da kendisi bunu Freud ‘a atfeder. Yük anlamına gelen Kateksis ise Freud’a özgü bir kavramdır. Zihinsel aygıtın bir bütün olarak ya da kısmen bir enerji yükü taşıdığı fikrin sabitlik ilkesinde öngörülmüştür.

Yine konversiyon Freud’a atfedilen bir kavram olmuştur fakat Freud kendisinin sadece kavramı üretmeyi tek başına yaptığını, kavramın aslına ise Breuer ile birlikte ulaştıklarını söylemiştir. Breuer’a atfedilen geri dönme (regresyon), algı ve bellek işlevlerinin aynı aygıt tarafından gerçekleştirilemeyeceği savı, bağlı-bağsız ruhsal enerji ayrımı ve buna uyan birincil ve ikincil ruhsal süreçler arasındaki ayrım kavramları da ayrıca önemlidir.

Eserdeki Vakalar
Eserin ikinci bölümü olan Olgu Öyküleri bölümünde toplam beş vaka bulunmaktaydı. Fraulein Anna O. Vakası Breuer’a, Frau Emmy von N., Miss Lucy R., Katharina, Fraulein Elisabeth von R. Vakaları ise Freud’a aittir. Vakaların genel anlamda özeti şu şekildeydi:

Anna O. Vakası
Doktor Breuer vakayla ilk karşılaştığında hasta 21 yaşındaydı. Hastada sinirsel öksürmeler, duygudurum değişiklikleri, görme bozuklukları, vücudun sağ tarafında felç, varsanılarla dolu “absence”lar, çeşitli dil bozuklukları gibi diğer birçok histerik rahatsızlıklar mevcuttu. Bir gün doktor ve hastanın görüşmeleri sırasında Anna O. bir belirtinin ilk defa ortaya çıktığı anın anısını ayrıntılı bir şekilde anlattığında ve o esnada yaşadığı duyguyu canlı bir biçimde tekrar yaşadığında bazı semptomların kaybolduğunu fark ettiler. Şans eseri ortaya çıkan ve Breuer’ın dikkatinden kaçmayan bu durumu daha sistematik bir şekilde tekrarlamaya başladı. Olumlu geri dönütler alan Breuer durumla ilgili şunları söylemişti: “Bu karmaşık klinik tabloyu oluşturan belirtilerden her biri ayrı olarak ele alındı; belirtiyi tetikleyen tüm olaylar ortaya çıkışlarının tersi bir sırada- hasta yatağa düşmeden hemen önceki günlerden başlayıp, belirtilerin ilk ortaya çıkışına neden olan olaya dek geri giderek- açığa çıkarıldı. Bu neden bir kez açığa çıkarıldığında, belirtiler kalıcı olarak ortadan kalkıyorlardı.”
Doktor Breuer bu durumun oto-hipnoza benzer azalmış bir bilinç durumundayken ortaya çıktığını gözlemledi ve bu ikincil duruma “hipnoid durum” adını verdi. Ardından hastanın bu bilinç durumuna girmesini beklemeden hastayı hipnotize ederek yöntemini geliştirdi. Konuşma yoluyla sağaltım yöntemine talking cure (konuşma tedavisi) ismini verdi. Belirtileri ortaya çıkaran olayların yeniden hatırlanması yoluyla serbestleştirmenin mümkün hâle gelişini chimney sweeping (baca temizliği) olarak isimlendirdi. Breuer hastanın sağaltımının sağlanmasının uzun bir süre aldığını fakat sonucun iyimser bir şekilde başarıyla sonuçlandığını belirtmişti. Fakat daha sonraları aktarılan bilgiler ışığında bu sonucun tam anlamıyla başarılı olmadığı, hatta bir süre sonra hastanın belirtilerinin bazılarının yeniden görüldüğü söylenmişti. Doktorun hastanın tedavisini bırakması ise birçok spekülasyonlarla açıklansa da Freud’un yıllar sonra aktardığına göre Breuer’ın hastaya karşı aşk aktarımıyla baş edemediğinden dolayı korkmuş ve hastayı meslektaşlarına devredip aradan çekildiğini söylemişti. Her şeye rağmen bu vaka katartik yöntemin ilk zaferi olarak tarihe geçmişti.

Emmy von N. Vakası
Emmy von N. Vakası Freud’un katartik yöntemi kullandığı ilk vakaydı ve hipnozun yerini serbest çağrışımın alması bu vakada gerçekleşmişti. Hasta hayvanlara karşı ağır bir fobiden şikayetçiydi. İlk altı hafta boyunca Freud hatırlamayı kolaylaştırmak açısından masajlar ve hipnoz seanslarının eşlik ettiği katartik amaçlı görüşmeler yaptı. Daha sonra Freud hastanın ona kayda değer anılarını açıklaması için kendiliğinden konuşmasının yeterli olduğunu fark etti. Birkaç gün sonra Freud’un sorularından rahatsız olan hasta ondan sürekli sözünü kesmeyi bırakmasını ve “aklındakileri anlatmasına izin vermesini” istedi. Bundan sonra Freud hipnoz gerekmeden arzu edilen anının hatırlanabileceğini gördü. Freud, Emmy von N. Vakasında konversiyon histerisinden ziyade kaygı, depresyon ve fobi gibi histerik ruhsal belirtilerin söz konusu olduğu sonucuna vardı. Freud’a göre bu histerinin kökeninde cinsel öğelerin bastırılması belirleyiciydi çünkü ona göre bu, travma yaratmak için diğer her şeyden daha elverişliydi.

Katharina Vakası
Freud bu vakada histerik belirtilerin oluşumunda cinsel travmaların oynadığı rolü göz alıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Çıktığı bir yaz tatilinde kaldığı otelin sahibinin kızı, Freud’dan “korkunç bir yüz görme”yle ortaya çıkan soluksuz kalma belirtileri için yardım istemişti. İkili birlikte yürürken konuşmuşlar ve Freud hikayenin arka planını kızdan dinlemişti. Yürüyüş esnasındaki sohbetlerinde Katharina belirtilerin iki yıl önce “eniştesi” ile kuzeni Franziska arasındaki cinsel ilişkiye tanık olduktan sonra başladığını hatırladı; tanık olduğu şey onu derinden sarsmıştı. Bu anı Katharina aynı eniştenin 14 yaşındayken kendisini de birçok kez baştan çıkarmaya çalıştığını hatırlattı.Freud olayların anlatımı bittikten sonra genç kızın kendisini hafiflediğini hissettiğini ve histerinin büyük ölçüde serbestleştiğini söylemiştir. 1924 yılında eklediği dipnotta ise söz konusu kişinin kızın “eniştesi” değil, öz babası olduğunu açıklamıştır.

Miss Lucy R. Vakası
Bu vakada koku duyusunun yitimi, kokuyla ilgili varsanılar ve hastanın peşini bırakmayan yanık kokusu gibi belirtiler vardı. Freud bu vakada serbest çağrışıma başvurdu. Bu tedavi histerik belirtileri ortaya çıkaran patojenik bir etkinin kökeninde unutulmuş fakat bellekte doğrulukla saklanmış bir olayın anısının olduğu şeklindeki varsayımı doğruladı. Freud’un, Miss Lucy’nin gizliden gizliye kendi patronuna aşık olduğu sırrını açığa çıkarmasıyla tedavi sona erdi.

Elizabeth von R. Vakası
Elizabeth iki yıldır bacaklarındaki şiddetli bir ağrıdan ve sınıflandırılamayan yürüme zorluklarından şikayetçiydi. Bu sıkıntılar ilk kez hasta babasıyla ilgilenirken ortaya çıkmışlardı. Babasının ölümünden kısa bir süre sonra hastanın bu kez kız kardeşi hastalanıp ölmüş ve bu ani ölüm tüm belirtilerin ortaya çıkışında ana neden olmuştu. Hasta hipnoza boyun eğmeyince Freud hastadan uzanıp gözlerini kapamasını istedi. Beklenen terapötik ortam oluşmayınca Freud elle kafaya basınç yöntemini kullanarak hastadan aklından geçenleri söylemesini istedi. Elizabeth’in aklna gelen ilk düşünce babasının hastalığı sebebiyle vazgeçmek zorunda olduğu sevgilisiydi. Bu serbestleştirme döneminin ardından hastanın durumu iyiye gitti ve Freud’un elle kafaya basınç yapma yöntemine güveni arttı. Belirtilerin tamamen iyileşmesi için beklemek gerekti. Freud bir gün bir seans esnasında hastanın eniştesinin kendisini sorduğunu işitmiş ve Freud çıkmak için izin istemişti. Hasta o esnada ayaklarındaki ağrıdan yakınmıştı ve Freud’un bu bilmeceyi çözmesinin ardından sır açığa çıkmıştı. Elizabeth ablasının ölümden sonra kocası olan eniştesinin “serbest” kaldığını biliyordu ve ona duyduğu aşkından dolayı vicdan azabı çekip bu düşünceyi bastırıyordu. Bu bastırma ise konversiyonu açıklıyordu. Bu vaka Freud tarafından  “bir histeri vakasının tamamlanmış çözümlenmesi” olarak adlandırılmıştır.

Sonuç
Histeri Üzerine Çalışmalar, gerek psikolojik sağaltıma yeni bir yöntem önermesi bakımından gerek ilk kez ortaya konan kavramlar bakımından önemli bir eserdir. Breuer’ın Anna O. Vakasının sağaltımının ortaya çıkardığı olumlu sonuç alması ve Breuer’ın Freud’a bu vakadan bahsetmesiyle bu iki dost çalışmalarını birlikte devam ettirmişler, bugün psikanaliz dediğimiz psikoloji ekolünün kurucuları olmuşlardır. Şüphesiz ikilinin sırtını yasladığı Charcot, Brücke ve Fechner gibi kişilerin yer aldığı Helmholtz Ekolü de bu yeni doğan ekolün “öncü büyükleri” olarak tarihe geçmişlerdir. Histeri vakalarının sağaltımında Breuer’ın keşfettiği ve başlarda “baca temizliği” olarak adlandırılan katartik yöntem geçmişten bugüne en önemli sağaltım yöntemlerinden olagelmiştir. Breuer’ın açtığı kapıdan içeriye giren ve kimsenin tahmin edemeyeceği ilerlemeler kaydeden Freud’un değeri ise günümüzde hemen hemen herkes tarafından kabul edilmiştir. Histeri Üzerine Çalışmalar zamanın en ses getiren ve büyük etkiler yaratan metni olmuştur. Öyle ki günümüzde önemini ve orijinalliğini hala korumaktadır.

Kaynakça

Freud, Sigmund & Josef Breuer. Histeri Üzerine Çalışmalar. Çeviren: Dr. Emre Kapkın. Payel Yayınları: İstanbul, 2013.

Freud, Sigmund. Rüyaların Yorumu. Çeviren: Dilman Muradoğlu. Say Yayınları: İstanbul, 2019.

Geçtan, Engin. Psikanaliz Ve Sonrası. Metis Yayınları: İstanbul, 2017.

Quinodoz, Jean-Michel. Freud’u Okumak. Çeviren: Bahar Kolbay, Özge Soysal. Bağlam Yayınları: İstanbul, 2016.

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin