Haziran'da Ölmek Zor
Haziran'da Ölmek Zor
Gece Modu

“Ürkek bir serçe gibi eğme başını.
Kaldır başını ve dimdik dur!
Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk.”
-Nazım Hikmet Ran

Doğduğumdan beri, kendimi bildim bileli edebiyatı severim. Büyük bir kütüphanesi olan bir evde doğdum. Çok erken yaşta tanıştım edebiyatla, kitapla. O yüzden edebiyat benim için yemek yemek, uyumak, su içmek ve hatta nefes almak gibi. Edebiyata romanla başladım. Kütüphanemizdeki romanları okuyarak başladım. Şiire başlamam ise bana yeni bir kişilik kazandırdı diyebilirim. Bana edebiyatın ne olduğunu, kelimelerin ne anlama geldiğini öğretti şiir. Hayatımda ilk defa şiir okuduğumda anladım ne demek olduğu sözcüklerin. Sözcüklere dokundum, kokusunu aldım, tadına baktım. Tekrar keşfettim dünyayı. Aşkı, cesareti, umudu, hüznü, öfkeyi ve daha birçok kavramı bana şiir öğretti. Edebiyata olan ilgimi şiir kamçıladı diyebilirim. Ve ilk okuduğum şair, bana hayatın rengini öğreten ilk kişi Nazım Hikmet oldu. O yüzden şunu tüm kalbimle ve bütün cesaretimle söyleyebilirim ki hayattaki ikinci babam odur.

İyi bir edebiyat insanı olmasının yanında, benim öğretmenimdir aynı zamanda. Kişiliğimi, karakterimi, benliğimi-bakın bu çok önemli; benliğimi diyorum. Sahip olduğum bedenin içindeki ruhu yani- oluşturduğum dönemde bana babalık etmiş, yol göstermiştir. Şuan da bulunduğum yerde olmamda en az annem ve babam kadar etkisi vardır. Bugün ilk hangi şiiri okuduğumu hatırlamaya çalışarak uyandım. Nazım Hikmet olduğunu biliyorum ama hangi şiiri olduğunu hatırlayamadım başta. Sonra geldi aklıma; “Hoş geldin Kadınım”

“Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam…”
-Nazım Hikmet Ran

Bir kadının ne kadar değerli olabileceğini, kadının ne olduğunu, ne olduğumu öğretti bana Nazım Hikmet. Verdiği ilk ders buydu. Bir kadının gözyaşlarının inci olduğunu, bir kadının hürriyet gibi olduğunu öğretti. Verdiği ilk ders bir kadın olarak ne kadar değerli olduğumu fark etmem gerektiğiydi.

Aşık olduğumda yine yanımdaydı, aşık olduğumda, ayrıldığımda ve acı çektiğimde. Aşkın ne demek olduğunu öğretti. Kadının susarak gittiğini öğretti.

“Erkek kadına dedi ki:
– Seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya…

Erkek kadına dedi ki:
– Seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
yüzde hudutsuz kere yüz…

Kadın erkeğe dedi ki:
– Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana…
Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini…

Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak…

Sen
yürümelisin,
beni bırakarak…

Kadın sustu.

Sarıldılar

Bir kitap düştü yere…
Kapandı bir pencere…

Ayrıldılar…”

-Nazım Hikmet Ran

Sonra bir yazı okudum. “Nazım Hikmet’in Kadınları” Ben kadının tanımını bile ondan öğrenmişken, hayallerimde Piraye olmuş ve Nazımımı beklerken bu yazı bana Piraye’yi, Münevver’i, Vera’yı ve daha bir sürü kadını anlatıyordu. Yazının sonunda şöyle diyordu. “Nazım Piraye’ye değil, aşka aşıktı.” Ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı size anlatamam. Babam bana ihanet etmiş gibi hissettim. Bir müddet küçük bir kız çocuğu gibi küstüm Nazım Hikmet’e. Babasına küsen bir kız gibi. Fakat sonra fark ettim. Onun da bir insan olduğunu, en az benim kadar bir insan olduğunu hatalar yapabileceğini, sonra sonra fark ettim. Hani tavşan dağa küsermiş de dağın haberi olmazmış ya. Kendim küstüm kendim barıştım Nazım Hikmetle. Ve ikinci dersimi aldım ondan. Her babanın kızına öğretmesi gereken ders; aşk geçici bir duygudur.

Ve yavaş yavaş siyaseti öğrenmeye başladığım, devlet, halk, yönetim, savaş, emek, gibi kavramların asıl anlamlarını anlamaya başladığım yıllara geldim. Ve yine öğretmenime koştum; Nazım Hikmet’e.

“Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!”
-Nazım Hikmet Ran

Hürriyetin ne kadar önemli olduğunu, eşitliğin, emek vermenin ne demek olduğunu öğretti bana. Bana savaşın, ezilmenin ne kadar kötü olduğunu anlattı. Dünyadaki en önemli şeyin hürriyet olduğunu ve hürriyete kavuşana kadar durmadan, yorulmadan devam etmemiz gerektiğini anlattı. Hapislerde çektiği sıkıntıların, hayatında en çok sevdiği şey olan ülkesinden sürülmenin ne kadar yaralayıcı bir şey olduğunu öğrendim.

Ama belki de bana öğrettiği en önemli şey barıştır. Hürriyet ve barış. Tüm derslerinin arasında bir dersi vardır ki bana verdiği asla aklımdan çıkarmam, çıkaramam. Bana ülkemi sevmenin, ve barış içinde, hürriyet duygusuyla beraber yaşamanın ne demek olduğunu öğretti.

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”

-Nazım Hikmet Ran

Yaşamak dedi bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine.

Daha söylenecek çok söz var ve onun kadar büyük biri hakkında yazmak belki de yaptığım en zor şeydi. Onun hakkında yazarken nasıl yazarsam yazayım yetmeyecekmiş, yeterince iyi olmayacakmış gibi geldi o yüzden en basit haliyle yazmaya karar verdim. Yine de yazdığım tüm yazılar arasında yazdığım en zor yazıydı bu. Ama toparlamak gerekirse bana en az annem ve babam kadar hayatı öğreten, memleketimi sevdiren, hürriyeti öğreten, bana cesaret veren ve bugün sahip olduğum barışçıl kişiliği bana aşılayan adamdır Nazım Hikmet. O benim öğretmenimdir, o benim dostumdur, o benim benliğimin yapı taşıdır. O benim babamdır. Yazımı da en sevdiğim şiiriyle bitiriyorum. Nazım Hikmet’e sonsuz sevgi ve saygımla…

“TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil”

-Nazım Hikmet Ran

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin