Harry Potter evreninde modern İngiltere toplumu kendi katmanlarına ek olarak bir de Muggle-Büyücü ırkları ayrımına tabi tutulmuştur. Mugglelar (yani büyücü olmayan insanlar) üzerinden değil, büyücülük yeteneğine sahip olan insanlar üzerinden hikaye bizlere aktarılmıştır. Karanlık tarafta farklılıklar kabul edilmemesine karşın; aydınlık tarafta farklılık saygı ve müzakere ile kabul ediliyor ve üzeri ”farklı” etiketiyle damgalanmıyor. Hikayenin anlatılış biçimine gelirsek, birinci kitaptan beşinci kitaba kadar henüz olaylar Harry’nin kimliğiyle yüzleşmesi ve Voldemort’un kendi kimliğini (fiziksel manada) geri kazanmaya çalışması ve dostluk-düşmanlık, sevgi-öfke, güvenlik-tedirginlik temel çatışmaları üzerinden yürümektedir.

Varlık

Varoluş sürecinde önce ruh, sonra madde ve en nihayetinde tercihler gibi bir sıra görüyoruz. Sevdiklerimiz asla kaybolmuyor, ruh ile sevgi ve ruh ile nefret arasındaki bağ, maddeyi ikinci bir plana atıyor diyebiliriz. İçlerinde sevgiyi hisseden insanlar sevdiklerinin yok olmadıklarını görüp onlarla olmayı arzu edebilirken bir sonsuz yaşam fikrinin cazibesine kapılmıyorlar. Varlık, daha idealist bir şekilde ele alınıyor. Burada diyebiliriz ki, güvenliksiz bir dünyada yazar, karakterlerini bir varoluş sancısıyla baş başa bırakmaktan ziyade onlara bir çıkış yolu sunmayı denemiş: sevgi ve ölümsüz ruh. Ancak karşı tarafta bu da değişiyor, karanlık taraftaki büyücülerin en çok dikkatini cezbeden şeylerden biri ise ölümsüzlük düşüncesi. Bu ölümsüzlüğü ise (felsefe taşını bu mevzudan ayrı tutuyorum) cinayet işleyerek sağlayabiliyorlar.

Öldürmek ruhu bölüyor. 

İdealist Diyalektik

Ruhun sonsuzluğa sevgi ya da cinayet koşullarıyla bağlı oluşu bizi tercihler meselesine götürüyor. Burada araya eklemek gerekirse Profesör Slaughorn’un Melez Prens’te Tom Riddle’la olan anısına ilişkin söylediği ”Yalnızca aydınlık taraf yoktur. Hem karanlık hem de aydınlık taraf vardır. Bu durum büyülerde de böyledir. Karanlık olmadan aydınlık olmaz.” Burada idealist diyalektiği görüyoruz. Bunu günlük hayatta da görmemiz mümkün. 

11 Eylül saldırılarından sonra Avrupa ve Amerika toplumlarında görünen şok dalgası, insanlarda kötülük ve iyilik arasında bir kabullenme yapılması gerektiği fikrine sebep oluyor. Artık kötülük kazara yapılan bir şey haline gelmiyor. Ölüm yiyenlerin karanlık bir duman halinde kamikaze dalışı yapar gibi saldırmaları, (yazar kastetmese bile) bu yapıları anımsatıyor. Kötülüğün insanlığın üzerine ve artık her yere çökmüş oluşu, terörden korunamıyor oluşumuz yazarı bir sorguya itiyor: Bu kadar güvensizlik toplumunda nasıl yaşanabilir?

Determinizm ve Tercih

Rowling, bu sorunun cevabını “mutlu olduğumuz anılarımızda” diye cevaplıyor. Çünkü “onlar”ın, “öteki”lerin, kötü olanların biz iyi ve masum olanlar gibi anıları yok. Olma ihtimallerinde de tercihleri onları bir çıkmaza götürüyor. Mutlu olduğumuz anlar, sevdiklerimizle geçirdiğimiz zaman ve onlara sevgimizi gösteriş biçimimiz, bizi sürekli kötü olmaktan ve kötülerden dolayı sürekli endişe içinde hissetmekten koruyor. Çünkü yirmi birinci yüzyılda insan, “toplum” kavramını kaybettiğini anlamaya başlayıp, toplum fikrine yavaş yavaş özlem duymaya başlıyor. Güvenliğin olmadığı ve bir başımıza kaldığımız bir dünyada bizi Zümrüdü Anka yoldaşlığındaki sevgi ve dayanışma sağlıklı tutabilir. Topluluğun içine bir kez girdiğiniz zaman seçim yapma şanslarınızı sınırlıyorsunuz, özgürlüğünüzden bilinçli bir şekilde feragat ediyorsunuz. Rowling, ”Onlar” dediğimiz kötülerin, bizi her an avlamak isteyen ve durmak dinlenmek bilmeyenlerin karşısına ”biz”i koyup gerçek hayatta ulaşılması güç olan, o aradığımız, Bauman’ın ”gerçek ve sıcak topluluk” dediği kavrama ulaşıyor. Wesley’lilerin evi ya da Dünya Kupası’ndaki çadırlar herkese yetecek kadar büyük. Bu çadırlar topluluk gibi dışarıdan önemsiz ve küçük gözükse de, içerisinde geniş, sıcak ve mutlu bir yuvayı barındıyor. Düştüğünüz zaman elinizden tutuyorlar, sizi kaybetmek istemiyorlar. Birbirlerine sevgi zinciriyle bağlılar.

“Hepimizin içinde hem aydınlık hem de karanlık bir taraf vardır. Önemli olan hangisini seçtiğimizdir. Bizi biz yapan budur.”

Kimliğimiz, aydınlık ya da karanlık tarafta olmak zorunda. Çünkü karanlık tarafın ”öteki”leştirmesi dünyayı iki kutuplu halde bırakıyor. Büyücüler arasındaki savaş kokuları arttıkça, işler kızıştıkça her bir birey kendi hayatı üzerine bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Eğer kendi seçiminizi yapamıyorsanız, Draco Malfoy gibi, yazar Draco adına karar vermiyor. Draco’yu kendi seçimini yapamadığı için etiketlemiyor. Ancak bunalımda olan Malfoy, yine de özgür iradesiyle en kritik anlarda rol oynamasını da biliyor. Burada Draco Malfoy üzerinden görüyoruz ki yazar determinizme karşı bir söylem geliştiriyor: ”Bu ailede doğdum, babam ölüm yiyendi ve bunu değiştiremem.” önermesini her ne kadar zor olsa da değiştirebileceğini gösteriyor. Burada kalıtımsal bir tercih yapımı söz konusu, geleneksel ve kalıtsal.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin