
Böylesi baharlar yaşanmayan, çiçekler açtığında bedeninizden fışkıran salkımları gibi, ağaçların tonlarını heveslice izleyebileceğiniz, kelebeklerin salkımlarınıza konup bir ömrünü geçirdiği günlerin benzerindendi nefes almalarım. Aslında o günleri düşündüğümde en sıradan günlerden sanıyordum yaşarken. Tam tarih vermek gerekirse bir sene önce; bin senelere meydan okuyacak güzellikte o ilk görüş… Eğer yirmi üç yaşındaysanız ve yaşını bile bilmediğiniz (en az kırk) birine tutuklu kaldıysanız muhtemelen benzer hisleri paylaşmış olmalıyız.
Benzer hikayeleri yakalasak da her hikaye farklıdır, başka olanlar aşkın tarifsizliğine hediyedir.
Hikaye/m mi hikaye/si mi yahut kimsesiz bir hikaye mi bilemediğim? Adı her neyse yarım kalmışlığıyla sonsuzu tadacak elemiyle. Vuslat ise parmak izime gerek duymayan imzam gibi, bana ait ancak sadece iliklerimde duyduğum, bir türlü iliklerimden dışarısı olmayan, dışarıdan belli olmayan.
Belki Mavi Gezegen’i kasıp kavuracak türden değildi ancak herkese adını anımsatacak kadar tutkuya bağlanarak peşinden koşmayı öğretecekti aşk.
… Nisan ortası değildi, oysa başı da sayılmazdı. Kısaca bir nisan günüydü işte. Büyük annemin vefatı bizi zamansızca sarsmıştı. Cenazesi yıkanıp defnedildikten sonra bir hafta boyunca her gün yemeği yapıldı, sürekli başsağlığına gelenlerle doldu boşaldı ev avlusu. Hatırlamaya çalışsam da şayet o bir hafta boyunca neler yaşanıldı aklımda yer etmemiş, her gün aynı şeyleri yaşarken düşünmeyi es etmiştim. Ölüm korkutmazmış da meğer yarım kalanlar ve henüz söylenemeyenler acıtırmış canı. Şehir dışında olduğumdan büyük anneme sözüm olduğu halde kalmaya gidememiştim, biliyorum o beni çok beklemişti, vicdanım bu nedenden hiç rahat değil… Nefes alışlarına şahit olamasak da bir yerlerden seyrediyor olmalı mutlaka bizleri.
O haftanın benim için dönüm noktası olduğunu yaşarken fark edememiştim yazık ki. Sıralanan işlerin peşinden koşuyor, gocunmuyordum yorulurken. Tüm yaptıklarımı bir borç gibi yerine getiriyor, sözümü tutamamanın vicdanı ile son görevlerimi tamamlama fikri aklımın bir köşesinde gezinip duruyordu. Ne de vefalı çocuklar, torunlar ve küçük torunlar yetiştirmiş meğerse.
…Cenaze yemeğinde karşımda duran biri, kim ola ki? Hakkında sorduğum tek soru buydu. Kimdin ki sen? İlk görüşte anlamıştım heveslendiğim ancak bulamadığım yaratılıştaki bir adamdı o. Yalnızca birkaç gün gördüm onu o nisan ayında, bakarken hiç utanmadım, gözüne gözümün değmesinden çekinmedim. Çünkü, diyordum, çünkü bir daha asla karşıma çıkmaz, nasılsa ömrüm boyunca bir daha hiç rastlaşmayacağız. Bunları düşünürken aynı zamanda kendimi suçluyordum. “Düşündüğüm şeylere bak! Utanmıyor musun ruhum, kendim, bedenim? Cenazede böyle cümleler mi kurulur?” Evet utanmıyor, bunun böyle süreceğini sanıyordum. Sanmaktan ala ne var? Durum bundan ibaretti o anlık, birine tutkuyla bağlanmak daha ilk görüşte ve başkalarına bakılan her görüşte onu yok etmeye çalışmak ne garip şeymiş yahu! Üşenmeden uzun uzadıya yazmam gerekiyor onu: saçlarının beyazını, paltosunun içinde sakladığı hınzır çocuğu. Bir de dudaklarının altından görünün dişleri ile o emsalsiz gülüşleri… Şimdilik, evet şimdilik bu kadarını içimden gölgeleyebiliyorum kaleme, dahasına ne dilim ne kalbim ne ellerim dayanır. Sadece işte sadece…
Heveslendiğim ancak bulamadığım yaratılıştaki bir adamdı o.
Gizem ŞAHİN








































