Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Fyodor Dostoyevski Rus ve Dünya edebiyatının mihenk taşlarından biridir.
Dünya klasikleri arasında bir çok eseri bulunan yazarın henüz bütün kitaplarını okumuş olmasam da bütün kitaplarını okumak hedeflerim arasındadır.
Bu yazıda Yazarın 23 yaşında yazdığı ilk eserini ele alacağım. Türkçe’ye İnsancıklar (1846) olarak çevrilmiş olan eser ilk eser olmanın verdiği acemiliklerden çok uzaktır. Mektup-Roman tarzında yazılmış olan eser çok akıcı ve etkileyicidir. Mekan olarak Petersburg’u seçen yazar sevgi, dostluk, fedakarlık ve özellikle acıma duygusunu ön plana çıkarmıştır. Yazıldığı dönemin Rusya’sının yansıması diyebileceğimiz bu kitap orta yaşlı yoksul bir memur olan Makar Devuşkin ve öksüz kalmış genç bir kız olan uzaktan akrabası Varvara Dobroselova arasındaki “dostane” deyip dememe konusunda karar veremediğimiz bir “ilişki”yi konu almaktadır. Aynı zamanda çevrenin insan üzerine etkileri, insanın ekonomik sorunları ve bunları nasıl karşıladıkları, dayanışma ve yardımlaşma konuları da ele alınır.
Makar ve Varvara’nın birbirlerine sürekli gönderdiği mektuplar aracılığıyla biz okuyuculara herşeyi anlatma yoluna giden yazar daha ilk sayfalarından itibaren bizi eserin içine alıyor. Yazar doğallığı bozmamak için olsa gerek mektuplarda bir çok yazım yanlışına müsaade etmiştir. Göze ilk çarpan şeylerden biri “Meleğim, güvercinim, anacığım, kızcağızım” gibi naif hitaplar oluyor. Eserde bir de Varvara”ya ait günlük tarzı bir bölüm yer alıyor ki eserin en beğendiğim bölümü oldu.
Bunun yanı sıra eseri çeviren Sabri Gürses eserin girişine “Bir büyük yazar doğuyor” diye çok güzel bir yazı yazmıştır.

ALINTILAR

“Sizi gökteki kuşla, insanları eğlendirmek ve doğayı güzelleştirmek için yaratılmış kuşla kıyasladım. Hep şunu düşündüm, Varenka, biz insanlar, kaygı ve telaş içinde yaşayan biz insanlar, gökteki kuşların kaygısız ve masum mutluluğunu da kıskanmalıyız” (ss. 24,25)

“Cancağızım, biliyor musunuz, çay içmemek ayıp oluyor; burada herkesin durumu iyi, o yüzden de ayıp oluyor. Başkaları yüzünden onu da içiyorum Varenka, görüntü olsun , hava olsun diye; yoksa benim için fark etmez, tiryakisi değilim.” (s. 27)

“Hatıralar mutlu olsun, kederli olsun, hep acı verir; en azından benim için öyle; ama bu acı tatlı bir acı. Ve kalp ağırlaştığı, daraldığı, sıkıldığı, kederli olduğu zaman, o zaman hatıralar onu tıpkı sıcak bir günün ardından gelen rutubetli bir gecede çiy damlalarının zavallı, kurumuş, gündüz vakti sıcaktan kavrulmuş çiçeği canlandırması gibi aydınlatıp canlandırır.” (s. 63)

“Dün o kadar hüzünlü olduğum için bana kızmayın; çok iyiydim, çok rahattım, ama en iyi anlarımda bile, ben hep hüzünlenirim. Ağlamış olmamın da hiç önemi yok; ben bile bilmiyorum neden ağladığımı.” (s.74)

“Onun akşam toplantılarına da katıldım. Biz tütün içiyoruz, o da bize okuyor, beş saat boyunca okuyor, öylece dinliyoruz. Edebiyat değil, tam bir ziyafet! Öyle çekici ki, renkler, sadece renkler; her sayfadan buket buket derleyebilir insan! Öyle nazik, iyi kalpli, kibar ki kendisi. Fakat onun karşısında ben neyim? Hiç. O şöhret sahibi bir insan, ya ben? Sadece-hayata gelmişim; ama o benimle konuşmaya lütfediyor.” (s. 82)

“Nasıl olur! Bundan böyle insanın sakin sakin yaşaması, kendi köşesinde durması imkânsız -sakin olmasına imkân yok- suya sabuna dokunmadan, hiç kaygılanmadan deyiminde olduğu gibi, Tanrı korkusu taşıyıp kendini bilerek, kimse rahatsız etmeden, kulübene girmesinler ve etrafı yoklamasınlar diye umut ederek yaşamaya imkân yok; yani kendi evinde olduğun gibi yaşayamayacaksın” (ss.100,101)

“Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuz ile yoksulun birbirinden uzak durması lazım, birbirlerine bulaştırmamak için.” (s. 105)

“Düşmanlarım, kötü dillilerin hepsi ne der paltosuz gidersem? Zaten insan paltoyla geziyor, çizme giyiyorsa ne yazık ki hep başkaları için yapıyor bunu.” (s. 124)

“Çizmeler de bir saçmalık! Yunan bilgeler de çizmesiz gezerdi, o zaman bizim kardeşimiz niye böyle değersiz meselelerle uğraşıyor?” (s. 132)

“Af dilemek istiyordum, ama yapamadım, kaçayım dedim, denemeye bile cesaret edemedim ve o sırada… o sırada, olan oldu, şimdi bile utançtan kalemi elimde zar zor tutuyorum. Benim düğmem -Şeytan alsın onu- bir iplik ucunda duran düğmem… birdenbire koptu, şekeri, sıçradı (anlaşılan kazara çarpmıştım ona), çınladı, yuvarlandı ve doğruca, öyle doğruca, lanetli düğme, Majesteleri’nin ayaklarının dibine gitti ve bütün açıklamam, bütün özürüm, bütün yanıtım, Majesteleri’ne söylemeye hazırlandığım herşey buydu! Sonuçları korkunç oldu!” (s.150)

“Ben sizi, Tanrı’nın gün ışığı gibi sevdim, öz kızım gibi sevdim, sizi hep sevdim, canım, bir tanem!” (s.174)

Dostoyevski, F.(2013). İnsancıklar (S. Gürses, Çev.). İstanbul: Can

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin