
Bir objeye odaklandığınızda gerçeklikten bir an için kurtulduğunuzu ve dünyanın durduğunu hissedersiniz. Yaşadığım durgunluk tam anlamıyla böyle bir şeydi. Sanki çevremdeki insanlar daha yavaş bir şekilde hareket ediyor ve zaman İlber Ortaylı’nın konuşmasında olduğu gibi 0.5x hızla akıyordu. Ve gözümü o kadar uzun süre kırpmamıştım ki, artık ağrımaya başladıklarını hisseder hale gelmiştim. Tam bu sırada istasyona yanaşan trenin müthiş gürültüsü nedeniyle hayat birden normal hızına döndü; irkilmiştim. Saat yedi yönünde duran tabela sayesinde farkına vardığım Viyana Tren İstasyonu’nda olduğum gerçeği, suratıma bir tokat gibi çarpmıştı. Az önce bakışlarımın içine girdiği obje ise bir gazeteydi. O kadar uzun süre bakmama rağmen aklımda sadece büyük puntolarla yazılmış ismi kalmıştı: Pravda.
Viyana’nın soğuğu içime işledi, öksürüğüm yürek burkan cinsten. Vücudum şaşkın; belki de adaptasyon sorununun kaynağı bu soğuğa hiç mi hiç alışkın olmamamdır, bilemiyorum. Lakin, bu sözünü ettiğim soğuk beni mahvediyor. Dayımın 1988 model Doğan’ının patlak egzozunun sesine benzer bir hırıldama geliyor üst solunum yollarımdan. Hasta olmam an meselesi, belki de bir sıcak çorba dermanımdır, kim bilir…
“Stavros Papadopoulos.”
Söyleyiş tarzı kaba olan bir adamın ağzından çıkan bu isim, beynim tarafından, ses cümbüşü içinden cımbızla seçilmişti sanki. Net olarak duyduğum tek şey, bu söylemesi harika olan isimdi: Stavros Papadopoulos.
sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde arkası bana dönük fakat çelimsiz biri olduğu her halinden belli olan birini gördüm. Cidden ben burada ne yapıyordum? Bunu sorgular hale gelmiştim. bilincimin açılması için bir şeyin gerçekleşmesini bekliyordum ama nafileydi. Bilinç ne kadar da önemliydi, dünyanın en mühim şeyi olan özgürlüğün belki de abisiydi.
“Özgürlük, medeniyetin insana bir armağanı değildir. Hiç medeniyet yokken insanoğlu çok daha özgürdü.” sözü aklıma gelmişti.
Bu sırada çelimsiz adamın benden uzaklaştığını fark ettim. Derhal kendimi aramaktan vazgeçtim ve tren raylarının tam aksi yönüne yürümeye başladım. Çelimsiz bıyıklı adamın yanında uzun boylu ve çok güçlü gözüken başka bir adam vardı. Çelimsiz bıyıklı adam pek konuşmasa da kendisini karşılayan bu kişiye nazik davranıyor gibiydi. Aklıma Fareler ve İnsanlar kitabının unutulmaz karakterleri olan Lennie ve George geldi. Boy farkı ve görüntü onları andırıyordu.
Viyana’nın 12. bölgesinde olduğuma dair tabelalar görmeye başlayınca zamanda bir kırılma gerçekleştiğini düşündüm. Veyahut bilincim hala daha yerinde değildi ve belki de zamanı algılamakta zorlanıyordum. Takip ettiğim ikiliyi girdikleri evin önüne kadar izledim. Schönbrunner Schloßstraße 30; adres buydu. Yer bildirimi yapmayı düşündüm, böylece bir ihtimal takip ettiğim kişinin kim olduğunu bulabilecek veya çevremdeki güzel kızlara yakınlarında olduğum mesajını ulaştırabilecektim. Akabinde saçmaladığımı anladım, etrafı kolaçan etmeye başladım.
“Bu nasıl bir soğuktur ya rabbim?” demek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım anda ağzıma kar taneciği girdi. Sıcak bir döşek bulmam gerektiğinin bir habercisi olmalıydı. Enteresan bir şekilde almanca tabelaları okuyabiliyor ve o söylemesi güç almanca kelimeleri gırtlağımı zorlamadan çıkartabiliyordum. Okuduğum tabelada iki sokak aşağıda lathrop pansiyon adında bir yer olduğu yazıyordu, oraya yöneldim.
Lüks olmadığı her halinden belli olan Lathrop Pansiyon’un kapısını usulca aralayıp resepsiyonuna doğru ilerledim. Resepsiyonda arkası dönük bir şekilde eğilmiş olan mini etekli bir kadın vardı. Alttaki dolaba bir şeyler koyuyordu. Bir an için soğuk havanın ızdırabını ve yaşadığım tüm saçmalıkları güzel bir erotik rüyanın istenmeyen kısımları olarak yorumladım. Yüzüme piç bir gülümseme geldi, alt dudağımın sol tarafındaki kavisten dolayı bunun farkına varabiliyordum. Öte yandan soğuktan kurtulmak için kendimi attığım bu pansiyonun ücretini hangi parayla ödeyeceğimi düşünmemiştim. Genç kadın ayağa kalkmak için hareketlendi, bir saniye içinde tüm mimiklerim yerini Viyana soğuğuna benzeyen bir Keanu Reeves yüz ifadesine bırakmıştı bile.
Kadın beni görünce Meg Fostervari gözleri ışıldadı, o kadar donmuş gözüküyor olmalıydım ki, sıcak bir yere girdiğim için benim adıma seviniyor gibiydi!
“Hoş geldiniz, ben de sizi bekliyordum efendim. Size odanızı gösteriyim.” dedi güzel kadın. Anahtar ve tahta bir el çantası kapıp önüme düştü. lathrop pansiyon’un duvarları nü çizimler ve tablolarla doluydu. İlk gördüğümde biraz garipsememe rağmen birkaç saniye sonra alıştım. Hayat dolu olduğu gün ışığı gibi apaçık olan buz mavisi gözlü kadın, bir isteğim olup olmadığını sordu, teşekkür edip hanımefendiyi yolladım. Bana eşlik etmesi karşılığında genç kadına bahşiş veremedim ama bir kuple gülümseme ikram etmeyi ihmal etmedim.
Resepsiyonisti yolladıktan sonra Emil Zátopek’i kıskandıracak bir hızla odanın ortasına daldım ve çantayı çalışma masasının üstüne bıraktım. Tek isteğim, neden burada olduğuma dair bilgi edinmekti. Biraz bekledikten sonra çantayı korkarak açtım. İçinden iki farklı renkte kumaş çanta çıktı: mavi ve kırmızı. Mavi çantadan yeni gözüken eski model bir tabanca, kırmızı çantadan ise siyah bir dosya çıkmıştı. Tabancayı görünce irkildim. Lakin karizmatik bir şekilde pantolonuma sıkıştırma zevkinden kendimi mahrum bırakmadım. Sıra dosyadaydı, yavaşça araladım dosyayı. Kırmızı daireler içine alınmış çeşitli adresler, “senin için” yazılı bir zarf, birtakım fotoğraflar ve viyana’yı anlatan makalelerle karşılaştım. Hayat durmuştu sanki… Kalbimin çarpıntısı ve pencerenin kenarındaki böceğin sesi bir ahenk oluşturur hale gelmişti. Bayılmamak için kendimi zor tutuyordum, beynimi farklı şeyler düşünmeye ittim, böceğe bakarak Gregor Samsa’yı yad ettim fakat işe yaramamıştı. Sonrasında ise resepsiyonist zihnimin konuğuydu, beynimi kaplayan endişe yerini rahatlamaya bıraktı. Yavaş yavaş kendime geliyordum ama aklımdaki gerçek gitmeye niyetli değildi. Takip ettiğim kişi Yosif Visaryonoviç Cugaşvili idi. Daha çok bilinen ismiyle Josef Stalin. kafamdaki o çelimsiz adam imajı bir anda kaybolmuştu. sanki fiziksel olarak George, Lennie olmuştu.
Karanlık bitmişti artık, hareket ederken daha özgürdüm. Bilincim kısmen yerindeydi, ne yapmam gerektiğini bir nebze de olsa biliyordum. Sorgulamaktan ve korkmaktan bıkmıştım, sadece gerekeni yapmak istiyordum. İlk olarak 19. bölgedeki genç bir ressamı ziyaret etmek için yola çıkmaya karar verdim. Pansiyonun dış kapısını araladığım sırada arkamda bir ses duydum. Kafamı çevirdiğimde genç kadın imalı bir şekilde tekrardan yardım isteyip istemediğimi sordu. Hayat dolu hali bir anda gitmiş, sanki ışığı sönmüştü. Bir yanım yardım isteme konusunda bir hayli ısrarcı olsa da “Hayır, teşekkürler.” cevabı verip pansiyondan ayrıldım.
Meldemannstraße 27 numaradaki erkek yurdunda yaşayan bu ressamın adı Adolf Hitler’di. Sanat akademisi tarafından iki defa red cevabı alınca yaptığı resimleri satıp hayata tutunmaya karar vermişti. Bu genç adamın ideallerinden vazgeçmeden hayata sarılmasına neredeyse saygı duyacaktım. Ta ki kendisinin kim olduğunu hatırlayana kadar. Hitler, bünyesinde Gustav Klimt, Oscar Kokoschka, Egon Schiele gibi ressamları barındıran Viyana’dan medet ummuştu. Ancak planları tutmamıştı, kimsesizlerin tercih ettiği bir erkek yurdunda bir yatak için haftalık 2.5 kron veriyor ve pek tutmayan resimler yapıyordu. Ayrıca ziyaret ettiğim sırada tiksindiği yuvasında değildi.
St. Stephen’s Katedrali’nin dökülen boyalarını tazelemekle meşgul olduğunu öğrendiğim Hitler’in takılmayı sevdiği ve zamanının bir bölümünü geçirdiği Cafe Central’a doğru ilerledim. İçeri girer girmez kulağıma erişen Hertz aralığındaki tüm seslerde ilgi çekici mesajların olduğunu fark ettim. Kokoschka’nın alma için hissettiklerini, kanepesine oturtmak için Freud’un 100 kron istediğini, Kafka’nın hüznünü, Kirchner’ın Marzella’sını, Coco’nun şapkalarını, Von Eieser’ın ekonomi öğretilerini…
Söylenenleri daha iyi duyabilmek için gözlerimi işlevsiz hale getirmiştim. açıklardı, ama görmüyorlardı, sadece anlamsızca bakıyorlardı. Tam bu sırada resepsiyonist yanımda belirdi.
“Yalnızlıktan geberiyorsun, yoksa hala yardım istemiyor musun?” dedi ukala bir edayla. Benim için yazılmış olan zarfta resepsiyonist ile yakın ilişki kurmam gerektiği belirtilmişti. Yaşadıklarımı sindirmeden böyle bir girişimde bulunmak istememiştim, ancak işler artık benim kontrolümde değildi. Güzel kadın kendisini çoktan oyuna dahil etmişti bile, sadece izlemekle yetindim. Karşılık vermeden kafede konuşulanları dinlemeye ve insanları gözlemlemeye devam ettim. Resepsiyonistin gözleri ise kafenin hemen önünden geçen genç bir işçinin üzerindeydi.
“Josip Broz Tito.” dedi burun kıvırarak. Genç adamın yavaş adımlarla ilerleyişini izledikten sonra tuvalete gitmeye karar verdim. Yüzümü yıkayıp biraz nefes almaya ihtiyaç duymuştum. Fakat o da ne! aynada gördüğüm kişi olabilecek en iyi halimdi, içinde bulunduğum gerçekliğin, ait olduğum gerçekliğe tam anlamıyla paralel olmadığına kanaat getirmiştim. Vücudum daha yapılı ve uzun, cildim ise soğuğa rağmen mükemmel parlaklıkta ve renkteydi. Soğuktan ötürü yanakları allaşan Jim Caviezel gibiydim adeta, kendime bakmaya doyamadım.
Aynadaki müthiş görüntümden ayrılmak kolay olmadı ama en sonunda başarmıştım. İçgüdüsel bir hamle ile masama icabet etmiş olan güzel kadının hala daha masamda olup olmadığını kontrol ettim. Fakat resepsiyonisti göremedim, etrafı süzerek masama ilerledim. En sonunda köşedeki bir masada resepsiyonisti yakalamıştım, karşısındaki adamı dinlerken sağ eliyle gelmemi işaret ediyordu. Keçi sakallı bu adam, genç kadının ürkütücü buz mavisi gözlerine bakarak tutkulu bir şekilde bir şeyler anlatıyordu.
“Marksizm ve ulusal sorun adlı bir eser yazıyor. Koba, Lenin tarafından çok tutulan iyi biri ve gözlerinde arkadaşlıktan başka hiçbir şey yok.”
bu sözler Pravda gazetesinin editörü Lev Troçki’ye aitti. Varşova’dan trenle gelen ve Troçki’nin ‘arkadaş’ olarak nitelediği çelimsiz adamın, aynı yıl Barcelona’da doğacak olan Ramon Mercader isimli bir koministe Troçki’yi öldürdüğü için Lenin nişanı verecek olması ironikti.
Troçki beni kibarca karşıladı. resepsiyonist bana dönüp “Marksizme olan hayranlığımızı bay Troçki’ye anlatıyordum.” dedi. Şaşırmaya vaktim olmadan ikinci bir bomba ile karşılaşmıştım, Stalin masamıza geldi. tuvaletten gelir gibi bir hali vardı Koba’nın. Onu da yumuşak bir tavırla selamladım.
Stalin, Troçki, iri yarı bir Rus, resepsiyonist ve ben… Enteresan bir beşli olduğumuzun farkındaydım. Dil bir anda Rusçaya döndü, Fransız kalmıştım. Tüm muhabbetin dışına itilince elim, cebimde olmasını beklediğim akıllı telefonuma gitti ama telefonum orada değildi. Ne yazık ki ağzı dolduran rus tınısının varlığından başka hiçbir şeyi anlayamıyordum. Kafenin duvarlarından farksızdım. Tam bu sırada tanıdık bir yüzün Cafe Central kapısından içeri girdiğini gördüm.
Eskiz defteri olduğunu düşündüğüm büyükçe kara kaplı defterini elinin içine sıkıştıran Adolf Hitler, görüş alanı en geniş olan masayı kaptı. Zarfta yazılan emirlere göre ilerlemenin vakti çoktan gelmişti. İzin isteyip masadan kalktım ve Hitler’in masasına yöneldim. Stalin’den Hitler’e… Benim için kesinlikle sıradışı bir gün oluyordu.
“Merhaba, portre çalışır mısınız?” dedim genç ressama. Şüpheci bir bakış atan Hitler, sözlerimin kendisine söylendiğinden emin olmak için etrafını süzdü ve sonra devam etti:
“Genellikle natürmort çalışıyorum ama ücrette anlaşırsak yapabilirim.” dedi.
“Ücret sorun değil, Lathrop Pansiyon’daki odamda yapılmasını istiyorum. Etrafımdaki tüm nesneler adeta bir sıvıymışçasına akarken, tuvalin merkezinde sağ elimi yere paralel şekilde kaldırıp sert bir bakış atmak istiyorum.” dedim.
Hitler bu öneriyi çok sevmişti, gülümsedi. Akşamüstü için sözleştik ve yanından ayrıldım. Zarf içinde verilen çizelgeye göre bir sonraki adresim Berggasse 19 idi. Bu adresteki beyefendinin adı Sigmund Freud’du. Ve öğle saatlerinde Schönbrunn Sarayı’ndan gelecek olan çok önemli bir konuğu bekliyordu. Hitler, Stalin ve Tito’nun aksine Freud, Viyana’da çok tanınan ve saygı duyulan bir isimdi. Ancak son zamanlarda Yahudilere karşı oluşan negatif havadan endişe ediyordu. Lakin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, dönemin en kozmopolit devletlerinden biri olduğu için farklı etnik kökendeki insanlar birbirleriyle nasıl yaşamaları gerektiğini gayet iyi biliyorlardı. Tarihin bildiğimiz seyrinin ilerleyen yıllarında ise insanlar gittikçe radikalleşecek ve dört kız kardeşini toplama kamplarında kaybedecek olan Freud, çok sevdiği Viyana’sından ayrılmak zorunda kalacaktı. Meydanlarda Freud’a ait eserlerin yakılmasını sağlayacak olan isim Hitler’den başkası değildi. Bunun yanı sıra, Freud’un doğduğu şehir olan Pribor’daki Stalin Meydanı, komünizmin çökmesi sonrasında 1990 yılında Freud Meydanı ismini alacaktı. Tüm bunları düşünürken gözlerim, bu sıradışı ve dahi tarihi karakterin yaşadığı binanın üzerindeydi.
Berggasse 19 numaranın yakınlarındaki yeşillik alanda beklediğim sırada Avusturyalı nörolog pencerede belirdi. Elindeki puronun vücuduyla bütünleşmesi kusursuza yakındı ama son derece ürkütücüydü bakışları. Hiç ilgilenmediğim halde, Freud’un keskin bakışlarından kurtulmak için etraftaki evlerin mimarisini izlemeye koyuldum, birkaç saniye sonra az önceki noktaya baktığımda ise Freud’u göremedim. Sonrasında, Franz Ferdinand’ın geleceği yöne kafamı çevirdim.
“Burada olmamalısın, buraya ait değilsin!”
Sigmund Freud birden arkamda belirmişti. Tüylerim diken diken olmuştu, Freud’u korku dolu gözlerle izliyordum.
“Zaman su gibidir, akacağı yönü ve doğrultuyu bilir. asla değiştirilemez!” diye devam etti.
“Burada olmamalısın, buraya ait değilsin.”
Freud’un kontrolünü kaybettiğini düşünüp usulca topukladım. Neyse ki peşimden gelmiyordu, tam o sırada ford model t içindeki Franz Ferdinand ve mini konvoyu Freud’un evine doğru ilerliyordu. Avusturya-Macaristan veliahtının her tarafı açık model t ile gezmesi tuhaf gelmişti ama işime geliyordu. Arkama döndüğümde Freud’un, Ferdinand’ı karşıladığını ve o sırada bana sinsice bir bakış attığını fark ettim.
Franz Ferdinand 1914 yılında, kara el adlı gizli bir örgüt adına çalışan Danila Iliç adındaki bir Sırp militanın organize ettiği bir saldırıda, 19 yaşındaki Gavrilo Princip tarafından öldürülecekti. Halihazırda ulus devlet anlayışının ayyuka çıkması nedeniyle gerçekleşmesi beklenen 1. Dünya Savaşı’nın katalizörü olan bu olay, bana verilen bildiriye göre tarih defterinden kaldırılmak isteniyordu. Bunun için de Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretini yapamaması, yani o tarihten önce ölmesi gerekiyordu.
Beklediğim zaman zarfında her şeyi planlamıştım. Sağ ayağımın titremesi durmak bilmiyordu. Soğuktan mı, yoksa korkudan mı olduğunu anlayamamıştım. Avını izleyen bir aslan gibi Freud’un kapısını kesiyordum. Ve beklediğim an gelmişti. Arşidükü kapıda bekleyen güvenlik güçleri hareketlendi, kalabalık değillerdi ama tek başına olduğum gerçeği beni endişelendirmeye yetiyordu.
Freud, tüyler ürpertici bir şekilde gözleriyle beni aradı, bulamadı. Çünkü az önceki lokasyonumda değildim, evin yaklaşık 300 metre kadar uzağındaydım. Ferdinand ve muhafızları beklediğim yol üstünden gelecek, tren raylarının önünde 2-3 dakika beklemek zorunda kalacaklardı. Yeleğimin cebindeki köstekli saate göz attım. bir sonraki trenin geçişi 15:41’de olacaktı. Yani dört dakika sonra. İki vitesli, 20 beygir gücündeki 1912 model t’nin 300 metre uzağındaki tren raylarına ulaşması hesaplarıma göre 35-40 saniye sürecekti. Freud’un Ferdinand’ı kapı önünde daha fazla oyalaması için tanrıya yalvardım.
Avusturyalı nörolog, kısır günü sonrasında kapı eşiğinde bir türlü veda edemeyen yaşlı teyzeler gibi arşidükü oyalamayı başardı. Ferdinand’ın yanında eşi yoktu, kendimi bununla teselli ediyordum. Çünkü 1914’teki saldırıda Ferdinand’ın eşi Sophie de hayatını kaybedecekti. “46 yaşında ölecek olan Hohenberg düşesi, belki de benim sayemde daha uzun yaşayacak.” diye söylenip içime su serpmeye gayret ettim; olmadı. Fakat artık çok geçti.
tren raylarının yakınına gelen Ferdinand, benim bulunduğum tarafta oturuyor ve muhafız topluluğu pek dikkatli görünmüyordu. Önde bir koruma aracı, arkada ise atlı iki muhafız arşidüke eşlik ediyor, yol kenarındaki birkaç kişi ise geçişi izliyordu. Konvoy durdu, trenin geçişi başlamıştı. Ağaçlık alandan çıktım, elimi ve elimdeki silahı cebimde tutuyordum. Kafamdaki şapkayı yüzümü kapatacak şekilde öne eğmeye çalıştım ve arşidükün yanına gelip silahımı ateşledim. O an Viyana’da kıyamet kopmuştu adeta.
Çığlıklar ve bağırışlar arasında geldiğim ağaçlık alana girerek koşmaya başladım. Atlı süvarilerin geçemeyeceği kadar dar ve ağaçlık bir patikadan ilerledim. Direkt olarak suratıma bakan ferdinand’ın şöförünün şaşkın ifadesi, beynimden silinmiyordu.
Siren sesleri tüm şehri kaplamıştı. Bir karıncayı bile incitemeyen ben, gözümü kırpmadan Franz Ferdinand’ı öldürmüş ve arkama dahi bakmamıştım. Hüzünlüydüm, yaşadıklarımın bir an önce bitmesini diledim. Bir yandan da korkuyordum, yakalandığım takdirde canımın boğazımdan çıkışına saniye saniye tanıklık edecektim.
Lathrop Pansiyon’a geri döndüm. Geçtiğim her caddede ve sokakta yaşanan kaosa sebep olduğum için kendimden utanıyordum. Pansiyonun ortak tuvaletine girip yüzümü ve ellerimi yıkadım. Aynadaki yakışıklı görüntüm kısa süreliğine rahatlamama neden oldu. Yaşadığım anlık narsisizmi fark edince yüzümü gören ve beni buraya ait olmamakla suçlayan Freud aklıma gelmişti. Beni ihbar etmemesi için dua ettim.
Etrafta kimseler yoktu. Pansiyonda benden başka birinin misafir olmadığını düşünmeye başlamıştım. Resepsiyonist de etrafta gözükmüyordu. Pansiyonun minik lobisinde genç ressamı beklemeye koyuldum, tam bu sırada resepsiyonist ve bıyıklı çelimsiz adam pansiyona giriş yaptılar; şaşırmıştım.
Stalin ve resepsiyonist oldukça samimi görünüyorlardı. 1907 yılında eşini tifüs nedeniyle kaybeden stalin, uzun bir zaman geçmesine rağmen hala daha duygusal bir boşluktaydı. Kadınlara ve alkole fazlasıyla ilgi gösteriyor, duygusal boşluğunu gidermeye çalışıyordu. Resepsiyonist ve Stalin bana selam verip l koltuğun diğer ucuna kuruldular. Vodka kokusu, burnumun direğini sızlatıyordu, sarhoş gülümsemeleri ve stalin’in bağıra bağıra bir şeyler anlatması sinirimi bozmaya başlamıştı. Neyse ki konuğum beni çok bekletmedi.
Hitler elindeki çantasıyla pansiyonun kapısında belirdi. Stalin’i daha fazla çekmeyeceğim için sevinmiştim, Hitler’i selamladım. Genç ressam stalin ve resepsiyonistin nahoş yakınlaşmalarını görünce irrite olmuştu. Hitler’i yukarı davet ettim ve merdivenleri gösterdim. Kokoschka’nın alma için beslediği duyguları ifade ettiği resmine bakıp hüzünlendim, çünkü içimdeki sıkıntı çekilmez bir boyuta erişmişti.
Verilen talimata göre ilerliyordum, artık her şeyin bir an önce bitmesini diledim. Sıradışı bu tecrübe, Ferdinand suikasti sonrasında kendimden nefret etmeme yol açmıştı. Hitler, çantasını çalışma masasına koydu ve bir an için duraksadı. Akabinde malzemelerini çıkarmaya başladı. Arkası dönük olan Hitler’e usulca yanaştım ve silahımı sırtına dayadım.
“Ne yapıyorsunuz!” bağırışları yükselmeye başladı odadan. Terlediğini ve korkudan neredeyse altına yapmak üzere olduğunu hissedebiliyordum.
“Bu benim kavgam değil, sadece yapılması gerekeni yapıyorum.” dedim genç ressama. Ve sakin olmasını belirttim.
aynı anda alt kattan da bağırışlar yükselmişti, Stalin’in sesi odama kadar ulaşmıştı. Elimle işaret edip Hitler’e ilerlemesini söyledim.
Merdivenlerden aşağı inerken, önümde olduğu için Hitler yerde yatan cansız bedeni benden önce gördü ve çığlık attı. Bu noktadan sonra sıradaki ismin kendisi olduğunu düşünmüş olmalıydı. Lobinin ortasında yerde yatan kişi Stalin’di. yüzüstü yere kapaklanmış olan Stalin’in kafasının arkası sivri bir şeyle oyulmuştu sanki.
Merdivenlerden indikten sonra l koltuktaki resepsiyonistin kanlı elleri ve elindeki buz baltası, Stalin’in kafasındaki oyuğun nedenini açıklıyordu. “Senin için” yazan zarfa göre Stalin ve Hitler’i de ben öldürecektim, sanırım iyi geçinmem gerektiğini söyledikleri resepsiyonist bir emniyet supabıydı ve arzulamadığım halde oyuna dahil olmuştu güzel kadın.
Resepsiyonist hiçbir şey söylemeden resepsiyon bölümüne geçti ve arkasını dönerek eğildi. Dolaptan bir kelepçe ve bir çanta çıkardı. Kelepçeyi bana fırlatıp Hitler’in üstünde kullanmamı işaret etti. Korkudan altına yapmak üzere olan genç ressamı usulca kelepçeledim. Bu sırada genç kadın çantayı açıyordu, dikkatle onu izledim. Stalin’in kafasına Baykal Gölü açan bu kadından her şeyi beklemeye başlamıştım. Çantayı araladı, içinden yanıcı ve patlayıcı maddeler çıkardı.
Yanıma gelen genç kadın, belimdeki silahı kaptı. Hiçbir şey yapmadan onu izledim, 3.sınıf bir aksiyon filminden daha kaliteli olduğu kesindi, hem de götünün kılları pişmaniyeye dönmüş olan oyuncular da yoktu; taş gibi bir kadın vardı. Dizlerinin üstünde yatan Hitler’e yöneldi, onu takip ettim. Genç kadın, Hitler’e doğru eğildi ve tek bir şey söyledi.
“Auschwitz.”
Hitler, şaşkın bakışlarla bu kelimeyi çözmeye çalışırken kurşun kafatasına girmişti bile. Stalin ve Hitler’in cansız bedenlerinden yayılan kanlar, lobinin zeminini kırmızıya boyamıştı. Resepsiyonist, patlayıcıları lobinin çeşitli yerlerine yerleştirdi. Baruta benzettiğim yanıcı maddeyi de döke döke kapıya yöneldi.
“Beni takip et.” dedi sert bir şekilde.
Takip ettim, dışarı çıkmıştık. Etrafta kimsecikler yoktu, pansiyondan yeteri kadar uzaklaşmıştık, genç kadın bir kibrit kutusu çıkardı. Gözlerim istemsizce büyümüştü ve yapmak üzere olduğu şeye bu kadar yakından tanıklık etmek beni heyecanlandırmıştı.
Resepsiyonist anlamlı bir bakış attıktan sonra birkaç saniyeliğine dudaklarıma yapıştı. Gülümsedi ve yanıcı maddeyi tutuşturdu.
Alevler pansiyona doğru ilerliyordu, bu sırada genç kadın bana ait olan silahı kafasına doğrulttu. Tereddüt etmeden bir el ateş etti. Şok olmuştum, neden böyle bir şey yapmıştı şimdi! Beynim allak bullak olmuştu. zaman yine yavaşlıyordu, bilincimi kaybetmek üzereydim, bayılmamak için bir şeyler düşünmeye çalıştım, ancak bunları düşündüğüm sırada pansiyon havaya uçtu.
Viyana’da sığındığım yuva olan Lathrop Pansiyon stratosfere ulaşmıştı neredeyse! Çırağan Sarayı gibi alev alev yanıyordu. Bilincim de tıpkı pansiyon gibi tamamen yıkılmak üzereydi. Alevler içinde sanki bir ekran belirmişti; katliamları, cinayetleri ve çığlık atan kadınları görebiliyordum. Galiba Freud haklıydı diye iç geçirdim alevlere bakarken…
Uyandım. “O neydi gız?” dedim kendi kendime. Oturduğum koltuğun tam karşısında, yaklaşık 3 metre kadar uzağımda bulunan kapalı bir kadınla göz göze geldim. Koyu yeşil gözlü bu kadın, resepsiyonistin pek tercih etmeyeceğim bir replikası gibiydi, aman Allah’ım ne kadar çok benziyor!
Genç kadın kaşlarını çatarak beni süzdü sanki geçmişte bir şeyler yaşamış ve yaşatmışçasına. Kendimden şüphelenmeye başlamıştım, baştan aşağı vücudumu kontrol ettim ve artık Jim Caviezel gibi olmadığım gerçeğiyle yüzleştim; göbeğim “Merhaba!” diyordu. genç kadın tiksinti duyduğunu fazlasıyla belli etti ve oturduğu koltuktan hızlıca ayrıldı. Onun gidişini izlerken, henüz yeni yeni açılan gözlerim, elinde deri bir çanta taşıyan uzun boylu bir adama ve arka hatları tamamen resepsiyonisti andıran güzel bir kadına takıldı. 25-30 metre uzağımdaki ikilinin seri adımlarla binadan ayrıldıklarını gördüm. Buraya ait değillerdi, hissediyordum, ama arkalarından Freud gibi bağıracak gücü kendimde bulamadım.
Yan tarafımdaki yaşlı ayakkabı boyacısı “Ne olacak bu Fener’in hali?” dedi karşısındaki dükkanın esnafına. Bacaklarındaki rahatsızlık nedeniyle tıpkı bir penguen gibi ilerleyen yaşlı adamın, hayata tutunmak için gösterdiği çaba beni fazlasıyla etkilemişti. Tam anlamıyla.
Kafamı karşımdaki saate doğrulttum, saat 7 bile değildi. Kütahya Otogarı’nda gün yeni başlıyordu.








































