Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Edebiyat Okumaları’nda Hilmi Yavuz, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Çelebi’nin gerçeklerle olan ilişkisini ele alırken bunu Henri Bergson’un “Masal Üretme İşlevi” (function fabulatice) ve Foucault’nun “episteme” kavramlarıyla açıklıyor. Biz de bu yazıda medyanın bu kavramlarla ve hakikatle ilişkisini, Prof. Dr. Nilgün Tutal, McCombs ve Baudrillard’ın çerçevelerinden irdelemeye çalışacağız. Bu çalışma hiçbir ideolojinin savunuculuğunu yapmamakla beraber, bilimsel perspektiflere dayanan analiz ve sonuçlara yöneliktir.

Osmanlı coğrafyası üzerine kapsamlı seyahatnamesini yazarken Evliya Çelebi’nin hayal gücünü kullanarak gerçeklerle beraber birtakım doğaüstü olayları da gerçekmiş gibi ele aldığını biliyoruz. Çoğunlukla dinsel bilginin deney ve gözlem yoluyla ulaşılan bilgiye egemen olduğu bir anlayış görüyoruz. Henri Bergson’a göre geçmişteki bazı boşluklarda, yani gerçek deneyimin olmadığı yerlerde, bilinmeyen kısımlarda insan zihni bir masal üretiyor. Bu üretilen masal sürekliliğe ulaştığında, kültürde ve geleneklerde yaygın hâle geldiğinde birtakım eylemleri önleyebilir ya da harekete geçirebilir oluyor[1]. Yani uydurularak kapatılan boşluklar bazen dinin olağanüstülüğe yer vermesi gibi sosyal hayatta ya da tarihte birtakım olayların sonuçlarını etkileyen ve gerçek olması mümkün olmayan anlatılar olarak doğruymuş gibi aktarılıyor. Bugün masal üretme işlevinin kendisini günümüz medyasındaki köşe yazarlarına bıraktığını görüyoruz. Her şeye erişimin kısıtlı oluğu bir dünyada belli bir kanaat oluşturmak Cesur Yeni Dünya’daki gibi oldukça önemli çünkü otoriter özellik taşıyan yönetimlerin bu tarz modalarla devamlılıklarını sağlamaları kendileri adına bir kazanç. Toplumdaki tepki çeşitlerini azaltmak adına yayılan söylemlerin arka arkaya ve çok büyük bir yazar kitlesi tarafından üretilişini rakamsal değerlere de dayandırabiliriz. Türkiye’deki 10 ana akım medya kanalından dokuzu hükümete yakınlığıyla bilinen inşaat firması sahiplerininken, her kanalın en az bir gazetesi ve her gazetenin en az on üç köşe yazarının bulunması Türkiye’ye has değil. Benzer bir durum Rusya’da da mevcut, hatta Rus hükümeti sosyal medya yollarını da kapatmış durumda. İnsanların siyasetten kaynaklanan ve hayatlarına sirayet eden sorunlara dayanmaları için yöneticilerle tam aralarında bulunan köşe yazarlarına ihtiyaçları var. Zygmunt Bauman’ın belirttiği, yeni liberal dünyanın ve risk içinde yaşayan orta sınıfların özgürlüklerini güvenlik politikalarına takas ettiği bir toplumda ne kadar güvenlik açısından algılanan tehlikeler (gerçekten var olup olmaması önemli değil) insanların gözünde süreğen hale getirilirse, insanlar da yöneticilerle o kadar aynı kanaate geleceklerdir[2]. “Bir tehdit var”, denecek, sonra bu tehlike hükûmetin işlediği her alana yayılacaktır. “Tarım ürünlerinin hasadının azalmasında dışarıdan yöneltilen bir tehdit söz konusu”, denilecek. Tıpkı Rusya’anın ABD seçimlerinde aynı korkuyu salmayı başarması gibi. Donald Trump’ın adil bir seçimle gelip gelmediği kuşkusu (Mueller soruşturması), Amerikan halkının televizyonlarında ve gazetelerinde güvenle yürüttükleri seçimlerde dahi eski soğuk savaş hikayelerinin rüzgârlarının estirilmesi ve “tehlike her yerde olabilir” kuşkusu, seçimlere müdahale etmekten daha büyük bir etki yaratabilirdi. Belli bir kanaatin sürekliliğini sağlamak uğruna üretilen bu risk toplumunun en büyük zararını Prof. Nilgün Tutal’dan dinliyoruz: “İnsanlar farklı dünyaları var olma imkanını düşünmelerini sağlayacak tahayyül güçlerini yitireceklerdir.”[3].

Evliya Çelebi’ye geri döndüğümüzde, Yavuz, Seyahatname’yi bir de Foucault’nun ‘episteme’ kavramıyla açıklıyor. Buna göre, Rönesans döneminde neyin doğru bilgi olduğunu kabul etmekle Klasik Dönem’deki (17. yy) farklı. Rönesans dönemi ve öncesinde duyumlar, dil üzerinden aktarılagelenler (mitoloji, anekdot vb.) de ampirik bilgiyle aynı düzeyde doğru kabul edilip harmanlanırken, Klasik Dönem ve sonrası için dil ve gözlem birbirinden ayrılır, ampirik olarak test edilebilen bulgular doğru bilgi kabul edilir. Evliya Çelebi’nin Seyehatname’si yazıldığı dönem itibariyle bir uydurmadan ziyade, bir kendi şartlarının epistemolojisine uyan bir çizgi izliyor. “Mantık dışı” olarak kabul edebileceğimiz birçok şey Evliya Çelebi’de bir bilgi olarak kabul edilip aktarılıyor. Fakat söylemlerin, anekdotların, dogmaların kabul edildiği yer medya organları olunca durum burada farklı bir hâl alıyor. Kanaatin, yani popüler görüşün ve sözün hakim olduğu bir medyanın ‘hakim yöneticiler eliyle’ insanların hayal gücünü tek bir yola sokacağından dem vururken, buna ana akım medya kanallarındaki yanlı yayınların sayısındaki ani artışı eklediğimizde ortaya çıkan tablo ilgi çekici bir hâle bürünüyor. Düşünür-yazar Dücane Cündioğlu, muhafazakâr toplumlarda yerel vatandaşların daha çok “imgelem” yoluyla düşündüğünü ifade ediyor. Buna göre, günümüzde “ussal” olarak üretilen bilginin yerine Bergson’un masal üretme işlevine olanak veren “imgelem-tahayyül”[4] yoluyla düşünce köşe yazarları arasında yaygınlaşmaya başladığında, ortaya neden-sonuç ilişkisini kurmakta sıkıntı yaşayıp, birçok şeyin nedenini tek ve kutsal bir sebebe bağlamak gibi bir kanaat ortaya çıkıyor. Dücane Bey dinin bu yolla algılanmasının normal olduğunu anlatırken, politika gibi bilginin yönetildiği ve yönetimin bilgisinin paylaşıldığı alanlarda “imgesel sebepleri” vatandaşların inancına dönüştürmek için dokuz ana akım medya kanalının köşe yazarlarının ve haber metinlerinin de aynı imgeleri aynı ilişkileri kullanarak üretmesi, yani tekrar tekrar başka bir biçimde ve isimde söylemesi gerekmektedir.

Kanaat oluştururken halkın yüzde ellisinin ürettiği bilgiyi doğru sayıp kanaatle bilgiyi eşitlediğimizde, (Tutal’a göre logos ve doxa nın aynı olması) buraya kadar aynı kapıya çıkan üç işlemden bahsettik: Boşlukları hayalle mantıklı hale getirme (Bergson), duyumlarla gözlemi beraber ele alma (Foucault’nun epistemesi), imgelerle düşünme (Cünidoğlu). Artık politik bilgilerden bir gerçeklik muhakemesine geçiş yapabiliriz, çünkü medyayı bir masa ve ürünlerini yemekler olarak düşünürsek, insanların masanın üzerindekilerden başka şeyi yemesi, bunlara karşı iştah beslemesi veyahut bunlar üzerine düşünmesi haricinde başka bir seçenek kalmıyor. Bu durum Maxwell Mccombs ve Donald L. Shaw tarafından geliştirilen “Gündem Belirleme Teorisi”nde[5] açıklanıp geniş kitleler tarafından kabul görmüşken, bu masaya konulan yiyeceklerin imgeleriyle değiştirilmesini fark etmeye yetecek kadar elde delil olmaması durumu ise gündemi, dolayısıyla insanların zihinlerini tek bir göstergeyle doldurup ardından bunun sorgulanmasını imkansız hale getirip sistemli bir simulakra[6] üretimine yol açıyor. Rusya gibi otoriter yönetimlerde gerçekleşmesi mümkün olan bu bilgiyi ya da gerçeği birtakım imgelerle değiştirme işlemi, akıllara Jean Baudrillard’ın simulakra kavramını getiriyor[7]. Yani, zaten imgelemle, hayalle ve kutsallıkla düşünmeye yatkın insanların gazetelerine verilen bilgi ve metinlerin ilk gerçekliğin yerine konan, artık yeni ve gerçek sanılan imgenin hakimiyet kurması kaçınılmazdır. Aynı tarifi bilen aşçılar tarafından sürekli üretilen mercimek çorbasının içine kırmızı gıda boyası katıldığında ve bunun domates çorbası olduğu sıklıkla söylendiğinde, bunun yapımı hakkında domateslerin nasıl doğrandığı anlatıldığında çorbayı gören herkes tadı farklı bile olsa bunun domates çorbasından başka bir şey olabileceğini düşünemeyecektir. Gıda boyası katılan mercimek çorbasının domates çorbası olması için bunun bütün lokantalarda ve resmi kayıtlarda yer alması, televizyonlarda sürekli bunun üzerine hayalle karışık kanıtlar sunulması ve coşkuyla aşçılar tarafından desteklenmesi, bunun bir tarihinin bile sahte belgelerle yazılması yeterli olacaktır, nitekim böyle olmaktadır da. Hayatın her alanında değil, ancak politikada birtakım noktalarda simulakr üretildiğine ismini zikredemeyeceği konularda sık sık rastlanmaktadır.

Evliya Çelebi’nin kendi dönemine has tahayyül gücüyle ve epistemolojisiyle yazdığı seyahatnamesinden bu yana değişen doğru bilgi anlayışına karşın, kanaat toplumlarında medya organlarının aynı göstergeye ya da konuya yüklenmesi durumunda ortaya yeni gerçeklikler çıkıyor. Nur Bilge Ceylan filmlerinde kamera arkasından da iyice anladığımız, filmi gerçeğe yakın çekme, gerçeğin taklidini yapma amacına karşın sinemada filmi izlerken bunun bir film olduğunu, salt gerçeklik olmadığını bilip uyanık duran bir bilincimiz var. Her ne kadar etkilensek de, bizi uyanık tutan zihinsel işlevimiz söz konusu medya koşullarında devre dışı kalarak sorgulama şansının yitmesine yol açıyor. Bu bir sürecin sonucu. Böylece ortaya çıkan gerçeklik bir üst-gerçeklik oluyor. İmgelemle, duyguyla, kutsalla ve neden-sonuçla soslanmış bu yemeğin en büyük yan etkisi ise tahayyül gücü zayıf bir toplum yaratması.

Kaynakça:

[1] Yavuz, Hilmi. Edebiyat Okumaları. Cağaloğlu, İstanbul: Timaş Yayınları, 2015.

[2] Bauman, Zygmunt. Cemaatler. (Çeviri: Nurdan Soysal)  Sirkeci, İstanbul: Say Yayınları, 2017.

[3] Tutal, Nilgün. “Kanaat Toplumunda Yaşamak”. Varlık, Kasım 2018.

[4] 2 Haziran tarihli Habertürk yayınından: www.youtube.com/watch?v=uGysSYgNB_A&t=4517s

[5] The Agenda-Setting Function of Mass Media. www.researchgate.net/publication/317122086_The_agenda-setting_function_of_mass_media.

[6] Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.

[7] Baudrillard, Jean. Simulakrlar ve Simülasyon. (Çeviren: Oğuz Adanır). Kızılay, Ankara: Doğu-Batı Yayıncılık, 2017.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin