Gece Modu

Mutlak sondu bu an. Bir an ki, film boyunca gelmesini beklediğimiz o sahne, hapishane gibi nefes alamadığı şehre veda, özgürlüğe kavuşulan o anlık zaman dilimi…

Kaçma ihtimali yoktur, hapse dönmek azaptır bu dakikadan sonra. Hele bu rengarenk yıldızlar kayarken gökyüzünde, şaşırır Baran tüm eşkıyaların aynı anda ölmesine. Hepsinin bir yansımasını gökyüzünde görüyor oluşu, parlar yüzünde. Ve biz anımsarız, “Eşkıyalar ölünce hâlâ yıldız olur” deyişini Keje’nin.

Son bir gayretle, “Geliyorum eşkıyalar, geliyorum Keje!” diye fısıldar. O ne heyecandır ki, yüzünde ne ölüme giden, ne de intihar eden bir adamın ifadesi vardır. Toprak olacağını bile bile, toprağını sular altında görmeye dayanamayan bir adamın özlemidir bu.

Bir kuş gibi havai fişekler eşliğinde aşağı süzülürken Baran, ilk kez bu denli özgür, bu denli toprağına yakın. Cudi’nin tepesinde sanki! Öyle ya, tam 35 sene bekledi toprağına dönmeyi, onun memleketi hem aşkı, hem eviydi. Döndüğünde viran olmuştu memleketi, sevdiği çalınmıştı ellerinden, dostu sırtından bıçaklamıştı. Ölmedi. Keje’yi bir kez daha görebilmek için ölmedi. Tam 35 yıl bir an için bekledi.

Keje ile aralarında onlardan başka kimselerin göremediği görünmez bir bağ, sanki bu aşk gerçek değil de bir masal. Ondandır, Keje’nin ağzına kilit vurup Baran’ı beklemesi. Onun ansızın çıkıp geleceğini bilirdi, geceleri seyrettiği gökyüzünde Baran’ı hiç görmemişti.

Bir girdaptı İstanbul, Keje’nin sustuğu, eşkıyanın şehre ayak bastığı, Cumali’nin öldüğü yerdi. Ceren Ana’nın verdiği muskanın kayboluşuyla, veda saatinin çanları çalmaya başlamıştı. Bu bir huzura eriş sahnesiydi, yol arkadaşlarına, toprağa, aşkına kavuşma sahnesiydi. Hayatın sevda karşısında ne önemi vardı?

Tüm heybetiyle açar kollarını Baran, kurşunlar işlemez ruhuna. Sanki kucaklar gibi gökyüzünün tüm yıldızlarını, kuş olup uçar. Kucaklar, dağlardan gelmiş geçmiş tüm isyankâr eşkıyaları, Fırat’ın suyunu, toprağını, aşkını…

Tam o sırada başlar bir türkü inceden, tam içimizden “Âh!” ederken eşkıyanın gidişine, “Şu Fırat’ın suyu akar serindir, yârimi götürdü, kanlı zalimdir. Daha gün görmemiş taze gelindir…”

Keje’nin gökyüzünü izlediği geceden, penceresinden bir yıldız kayar. Baran’ın ona çocukluğundan beri anlattığı masalın bitişini dinler sessizce. Ve son kez “güle güle eşkıya…”

Bu veda, boğazımıza bir düğüm olup oturur içimize, dilimiz lâl olur, kalbimizin üstünde koca bir ağırlık, taşıyamıyoruz sanki.

Bu anın üzerinden geçen 20 sene, yıllandıkça mı değerlenmiş mi ne? Her yıldız kaydığında, Cudi dağlarının tepesinde, yeşil mantosuyla başı dik, bir o kadar temiz yürekli, babayiğit bir eşkıya! Dürbünüyle seyrediyor gökyüzünden sanki. Yine ölüme meydan okuyup, gerekti mi kan kusup yine de sevdiğinin izini buluyor, diline kilit vuran sevdiğini konuşturuyor, kötüleri bir bir siliyor bu şehirden, bir evlada sahiplik ediyor. Sanki hepimizi açmış kollarını kucaklıyor ve fısıldıyor: “Korkma, sadece toprağa gideceksin…”

Bahsettiğim yalnızca bir an. Bir yıldızın kaymasından ibaret olan bir an.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin