Gece Modu

 

Feminizm, 18. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan bir akımdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan feminizm akımı, kadınların haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik muhtelif ideolojiler, toplumsal hareketler ve kitle örgütlerinden oluşan harekettir.

Feminizm, oluşum evresini literatürde üç dalgada tamamlamış olarak görünse de, bugünkü hali için daha ileri bir aşamaya geldiğini söylemek mümkündür.

  1. Dalga Feminizm: 18. yüzyılda, kadınların da erkeklere eşit şekilde insan değeri görmek istemeleri üzerine ortaya çıkmıştır. Eşitlik, vatandaş hakları, kamuda çalışma, eşit ücret, eşlerin eşit hakları üzerine görüşleri ve talepleri vardır. İngiltere’de ilk direnmeyi gerçekleştiren süfrajetlerin oy hakkı talebi, Amerika’da kölelik karşıtı hareketler bu dalga içerisinde yapılan eylemlerdir.
  2. İkinci Dalga Feminizm: Radikal feminizm olarak da adlandırılabilir. Bu dalga içerisinde feministler; cinsiyetlerin eşitliği ve bireyselliği, kürtaj, pornografi, evlilik, cinsellik, ev içinde iş bölümü hakkındaki görüşlerini eylemler, yürüyüşler ve bildiriler ile göstermişlerdir.
  3. Üçüncü Dalga Feminizm: 1980 sonrasına tekabül eder. “Kadın nedir, kadınlık deneyimi nedir, kadınlar arasındaki farklılıklar nelerdir?” gibi kendilerini tanımaya ve sorgulamaya yönelik sorulara cevap aramışlardır. Bu dönemde aynı zamanda “queer” (kimlikleri tanımlamamak ve sınırlamamak) kavramı da oluşmaya başlar.

Bu çalışmada Leyla Erbil’in “Eski Sevgili” adlı hikâyesinin başkahramanı olan Nigâr, yazarın dikkat çektiği toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının bireysel ve toplumsal olarak var olma savaşı üzerinden feminizmde kadın cinselliği odaklı olarak genel hatlarıyla incelenecektir.

“1950 sonrası Türk yazarlarından olan Leyla Erbil, gerek öykülerinde gerekse romanlarında ataerkil düzen içerisine kıstırılmış olan kadına giydirilen kalıplaşmış değerleri alaşağı eder ve kadının kendiliğini kazanma savaşındaki suskunluğunu bozar.” Eskilerin söz dinleyen, uysal, erkeğinin dizinin dibinden ayrılmayan, erkeğin gölgesinde yaşayan, ataerkil değerlere sonuna kadar itaat eden, özne olmaktan uzak birer nesne olan, kendi ayakları üzerinde durmaktan aciz, maddi açıdan erkeğe bağımlı, cinsiyetsiz, kişiliksiz ve her açıdan iğdiş edilmiş kadınları Leyla Erbil tarafından eleştirilir ve Leyla Erbil, feminist söylemlerle kadının kendisini fark etmesini sağlar.

Eski Sevgili’de Nigâr, “banka memureliğinden emekliye ayrılmış, eli yüzü düzgün, kırklarında, dul ve İstanbul’a görgüsüz bir turist kadar hayran” dır. (Erbil, 2014: 107) Önceden çalışan bir kadın olan Nigâr’ın, kocasının olmamasından, kendi ayakları üzerinde durabildiği anlaşılmaktadır. Öykünün başında, okuyucunun zihninde Nigâr’ın yatağında uykuyu beklediği çizilmiştir. Tanrısına onu uyutması için dualar etmektedir. Toplumun öğretilerini adeta dua gibi ezberleyen annesinin çocukluğunda onu “babalar” ile, yani erkek egemen korkusu ile büyütmesinin sonucu olarak Nigâr, “ne yaparsa yapsın birilerinin onu sürekli gözetlediğini” düşünmektedir. Nigâr, kendisinden uzaklaştığını fark edince onu böyle yetiştirdiği için annesine ve kendisini kısıtladığı için topluma düşman kesilir. Annesine ve topluma meydan okur ve eser boyunca var olmak ve yok olmak arasında gidip gelir.  Özgürlüğüne sahip çıkmak isterken bu öfkenin içerisinde hapsolur. İçine kapanır ve yapmak isteyip de yapamadıklarını bilinç akışlarıyla yansıtarak “kendisine layık görülen yazgının kollarında dört duvar arasında can çekişir.”

Nigâr, öfkesini azaltmayarak, Bülent ile evlenmiş olmasının öcünü de ailesinden ve toplumdan almak ister. Ancak toplumu karşısına almak sandığı kadar kolay olmayacaktır çünkü kendi isteğiyle sevişmek, birisiyle canı istediğinde ilişkiye girmek toplumun kurallarına aykırıdır. Kendi isteğiyle olmazsa namusu kirlenmez ama onayı olduğu zaman durum tam tersidir. Toplum tarafından metres yaftası hemen üzerine giydirilir. Oysa Nigâr, toplumun bastırmasıyla bilinç dışına itilen cinsel arzularına rağmen, kendi onayıyla gerçekleşecek sevgi ve arzu tatmini ile süren bir ilişki istemektedir. Annesi Naile Hanım’ın ve komşuların üzerinden gitmeyen bakışları Nigâr’ın uykusuz gecesine karabasan gibi çöker.

Nigâr’ın cinselliğinin toplum tarafından bastırılması sonucu kendi isteğiyle gerçekleşen bir ilişkide Nigâr, kendisini metres gibi hissetmektedir. Ancak o, metres sözcüğünden nefret etmektedir. “Suret’in metresi demişlerdir belki de. Belki de sıkı bir solcudur diye duymuştur. Metresi, diyebilirler miydi?” (Erbil, 2014: 124) Burada bir endişe ve sorgulama söz konusuyken nefretini tanıması şöyle olacaktır: “Nefret etmiştir ‘metres’ sözcüğünden Nigâr. Bu, ona haberi yokken kabul ettirilmiş bir nefretti. Kafasını kesseler olmayacaktı. Yıllarca nasıl tutmuşsa kendini, nasıl sevişmesine ramak kala bir yolunu bulup atlatmışsa tehlikeyi, gene öyle yapacaktı. Ne Suret’le yatacaktı, ne de Salih’le.” (Erbil, 2014: 147)

Nigâr, yatağında yatarken uykusunu kaçıran düşüncelerden biri de cinsellik olmuştur. Diğer birçok mesele gibi cinsellik, toplumun cinsellik algısı ve kuralları, kendi cinsellik algısı da Nigâr’ın zihnini kurcalamıştır. “Neydi sevişmek?” diye başlar sorgulamaya Nigâr. “Neden hep kurcalamıştı kafasını? İnsan yaşamında temel bir kategori mi bu? ‘Yaparsın geçer gider.’ demişlerdi ona. Öyle miydi? Bu denli olağana, basite indirgemiş miydi toplum sevişmeyi? Öyleyse neden kendi olsun, başkaları olsun duymuyordu bu rahatlığı? Neden en ileride olduklarını sandıklarımız bile hesabını sormak, öğrenmek istiyorlardı yaptıklarımızın? İki insanın sevişmesi topluma hesabının verilmesi gereken bir suç oluyordu, neden?(…) Cinselliği bir sorun olmaktan çıkardığını söyleyenlerin kıvranıp durduklarını görüyordu Nigâr ya da sonunda baş eğip yetindiklerini ya da kabullendiklerini ya da insanı küçülten sinsice yollara başvurduklarını.” (Erbil, 2014: 147-148)

Leyla Erbil, toplumun cinsellik algısının da bir ikilem içerisinde olduğunu Nigâr’ın ağzından ifade etmiştir. Bütün insanların birer cinsel kimliklerinin, yönelimlerinin ve yaşamlarının olmasına rağmen;  cinselliği, özellikle kadın cinselliğini ayıplayarak yasaklamaları ve hatta yok saymaları Erbil’e, dolayısıyla Nigâr’a anlamsız gelmektedir.

Bütün bunlara rağmen tıpkı annesi gibi o da toplumdan dışlanmaktan korkmaktadır. “İşin alçaklığını çakmadan nasıl da bu kurala boyun eğdiğini sezinlemiştir.” Ancak davranışları o istese de istemese de, toplum tarafından kontrol altına alınmıştır bile.  “Nigâr birden, ‘haberi olmadan’ sevilmek isteyişinin, yaşayışı içinde hep bunu aradığının nedenini seçti. Suçtan kaçıyordu. Toplumun yasağına uyuyordu böylece. Ayıp olana kendisi değil, bir başkası onun haberi olmadan sıvanmalıydı ki, o her vakit toplumun koyduğu kurallara uyan temiz bir yurttaş, bir namuslu kadın olarak kalabilsin!”

Erbil, kadınların toplumda her açıdan ne denli sindirildiğini “cinslerinin yazgısı olan yaygın bir illet” biçiminde ifade eder. Ve bu ‘illet’in kadını nasıl metalaştırdığını, nesneleştirdiğini, cinselliğini yok saydığını ve özünü erittiğini anlatan sözlerini Nigâr’ın düşünceleri aracılığıyla şöyle nakleder:  “Edebiyata bir övgü gibi geçiriliyordu bu illet. Yoksa neden bugün bile kadının cinsel isteklerine kılıf geçirmiş, onun kendisini ancak ilaçla uyuşturularak, ya da zorla haberinde yokken verdiğini, ırzına geçilerek sahip olunduğunu anlatan o düzmece edebiyat, hala etkinliğini sürdürüyordu? Kadının da bir ‘orası’ olduğunu, onun da istediğini, bile bile yaptığını, yapması gerektiğini saklayan, bundan utanan bir düşünce buyurgandı. Çayına uyku hapı atılanın kadınlık organı temize çıkıyordu, bu organın hapsız isteğini yasaklıyor ya da rafa kaldırıyordu yazar. Oysa hapsız da olsa kadınlık ve erkeklik istek doluydu. Baskı ve çaresizlik içinde doyum aramakta, yolunu şaşırmaktaydı. Haplı örnekler birkaç tane ama ötekiler milyonlarcaydı. Çoğu da (o ütopik rastlantıyla eşiyle karşılaşmamışsa –kaç milyonda bir çifte düşebilirdi bu şans- ) ya suçlu ya da mutsuzdu. Nigâr milyonlarca yıldır kadınlığı bir meta durumuna düşürmüş bir dünyanın insanlarından biriydi. Milyonlarca göz, doğduğundan beri ona öyle bakmış, ona bir mal olduğunu, cansız olduğunu, söz sahibi olmaması gereken, durağan bir nesne olduğunu öğretmişti.” (Erbil, 2014: 184)

Toplumun erkeğin cinselliğini yüceltirken, kadınınkini böylesine batırmasından Nigâr da nasibini almıştır. Cinselliğini yaşamak istemekte, yaşadıktan sonra ise pişmanlık hissetmektedir. Devamlı bu ikilem arasında sürüklenirken tabusunu yıkmayı başarmış ve eserin sonlarına doğru eski sevgilisi Salih ile öpüşmüştür. Toplumun yargılarını kırmış ve içini yiyip bitiren suçluluk duygusunu yenmeye çalışmıştır. Her şeyi göze alarak kendisini sevdiğinin kollarına atmıştır. “Cinslerinin yazgısı olan yaygın illeti” (Erbil, 2014: 184) üzerinden atmıştır.

Sonuç

Kadının da bir erkek kadar sevmeye ve sevilmeye gereksinim duyması feminist bir bakış ile kadın cinselliğinin yok sayılıp, cinsel arzuların erkeğe özgü değerler olduğu yönündeki toplumsal inanışlar Nigâr’ın bakış açısıyla eleştirilmiştir. Yazar, Nigâr üzerinden gerçek yaşamdaki kadınların feminist sözcülüğünü yapmaktadır.

Kaynakça

Baş,  S. (2008). Leylâ Erbil’in Öykülerinde Kadın Kimliği ve Başkaldırı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı. 38,

Erbil, L. (2014). Eski Sevgili. İstanbul: İş Bankası Kültür.

Saygılı, S. H. (2016). Leyla Erbil’in Öykülerinde Evlilik Teması. Söylem, 1, 35-65.

Şahin, E. (2012). Leyla Erbil’de Feminist İzlekler. Turnalar, 45, 5-9.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin