Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Anadolu’da buhranlı zamanlar: uzun süren savaşlardan çıkılmış, yeni gencecik bir devlet ayakları üzerinde doğrulmaya çalışıyor. Üstelik yeni bir dünya savaşı kapıda… Halk yorgun, fakir; ama hepsinden önemlisi, cahil. İşte böyle bir dönemde kendini cehaleti yenmeye adamış Mustafa Güzelgöz’ün hikayesini, gerçek bir hikayeyi anlatıyor Fakir Baykurt Eşekli Kütüphaneci adlı biyografik romanında.

Hikaye, büyükannesi mübadele ile Ürgüp’ten göçmüş Yunan Dimitrios’un atalarının topraklarına ziyaretiyle başlıyor. Dimitiros’un Mustafa Güzelgöz, namıdiğer Eşekli Kütüphaneci, ile tanışmasıyla okur kendini adeta Dimitrios’un yerinde buluyor ve hem yöre ve yöre halkının yaşantısı, hem de Eşekli Kütüphaneci’nin ilham verici hikayesiyle donatılmış keyifli bir macera başlıyor. Henüz kitabın başında, Fakir Baykurt bize Mustafa Güzelgöz’ü oğlu Aziz’in ağzından şu şekilde takdim ediyor:

“Babama Eşekli Kütüphaneci derler. Ürgüp’ün içindeki
kitaplığı yönetirken otuzdan fazla köyün halkına eşekle
kitap taşıdığı için ona bu adı taktılar. Bütün köylere tek
tek gidip, yetişkinlere, çocuklara kitap verdi. Millet kitap
okusun, kadınlar da kitap okusun diye yıllarca çırpındı babam.”

Yunan “komşu” Dimitrios ile Eşekli Kütüphaneci’nin tanışmasından itibaren bu ilham verici hayat öyküsünü Mustafa Güzelgöz’ün ağzından dinliyor, 1921’de Ürgüp’te doğumuyla başlayan yolculukta, henüz ilkokul çağında onun kitap sevgisine tanık oluyoruz. Daha sekiz yaşındayken Mustafa, okul çıkışlarında kör komşularının evine gidip ona kitap okuyor. Üç yıl boyunca her fırsatta soluğu komşusunun evinde alıyor. Hem onu tanıştırıyor kitaplarla, hem de kendisi günden güne daha yakından tanıdığı bu kitapların dünyasına aşık oluyor. Mustafa’nın kitap sevgisini Fakir Baykurt romanda şöyle kaleme alıyor:

“Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım. Ana sevgisi,
kardeş sevgisi, yâr sevgisi gibi bir sevgi. Bu sevgi insanın
içinde doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı uyanır? Bunu bilmiyorum.
Daha doğrusu, ben şöyle inanıyorum: Kitap sevgisi de bütün öbür
sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. Onun, zamanı gelince
uyandırılması gerekir. Kitap sevgisinin bende nasıl uyandığını
düşünüp bu kanıya varıyorum.”

Bir yandan Dimitrios’u bir yandan bizi karış karış gezdiriyor yörede Mustafa Güzelgöz. Ürgüp’ün mantısını, yoğurdunu, pekmezini tadıp, köylerini gezip, cızırtılı taş plaklardan Mustafa Güzelgöz’ün hayranlık duyduğu Refik Başaran’ın türkülerini dinliyoruz. Bu sırada kendisi de gençlik çağına geliyor hikayesinde. Geçim kaygısını düşünerek İstanbul’a yerleşmek istemesini, annesinin karşı çıkışını ve tam bu sıralarda kütüphane memuru olarak işe başlamasını anlatıyor birer birer. Yani kısaca birinci ağızdan dinliyoruz Eşekli Kütüphaneci öyküsünün nasıl ortaya çıktığını. Fakir Baykurt’un kaleminden yöre ağzıyla konuştukça bizi de aşina ediyor bu ağıza.

Ürgüp’te Tahsin Ağa Kitaplığı’nda başlıyor görevine Mustafa Güzelgöz. Göreve başladığında kitaplıkta yeni alfabeyle yazılmış kitap sayısı yok denecek kadar az. Üstelik kitapların çoğu depoda terk edildiğinden rutubetten çürümek üzere. Önce bunlardan başlıyor işe. Sayfa sayfa, özenle kurutuyor kitapları, teker teker kurtarıp raflara diziyor. Kitaplığı büyütmek için başvurmadık yer bırakmıyor. Devletten defalarca kez ödenek istiyor, İstanbul ve Ankara’daki nüfuzlu hemşehrilerine mektuplar yazıp yardım bekliyor. Bu çabalarının sonunda Tahsin Ağa Kitaplığı’nın binasına ikinci katı ekletiyor, kitap sayısını 22.000’e çıkartıyor. Üstelik bunların arasında yöreye gelen gezginlerden özel uğraşlarla satın aldığı çok özel kitaplar da var.

Peki, buraya kadar anlatılanlarla kütüphaneciliğinden şüphe kalmayan Mustafa Güzelgöz nasıl “Eşekli Kütüphaneci” oluyor? Fakir Baykurt’un kaleminden dinleyelim:

“Bir tür etkin kitapçıydı o. Etkin kitapçı deyince
ne anlıyordu? Madem yurttaşlar kitaplığa gelmiyor, o
yurttaşlığa gitmeli, ne yapıp edip kitapların okunmasını
sağlamalıydı.”

İşte bu düşüncelere sahip “etkin kitapçı” Mustafa Güzelgöz, görev yaptığı Ürgüp ilçesi dışında köylerdeki halkı da kitapla buluşturmak için bir yol ararken aklına eşeklerle kitapları köylere taşımak geliyor. Bir eşek buluyor, bir gözü yaklaşık 100 kitap alan iki gözlü bir sandık yaptırıyor ve başlıyor köy köy dolaşmaya. Kütüphanecilik terminolojisindeki “mobil bibliyotek” uygulamasının en güzel örneklerinden birini sunuyor böylece. Köylere giriyor, köy meydanlarında “kitapçı geldi” diye bağırıyor. Köylüye anlatıyor: kitabı alacaksınız, okuyacaksınız, 15 gün sonra yeniden geldiğimde okuduğunuzu verip yenisini alacaksınız. Üstelik Ürgüp’ün köyleriyle de sınırlamıyor kendini, komşu ilçelerin köylerine de kitap taşıyor.

Zamanla Mustafa Güzelgöz bir kütüphaneciden bir aydın halk önderine dönüşüyor. Sekiz köye kitaplık açıyor, kapatılan halkevlerinden kalan kitapları çöpe atılmaktan kurtarıp ait oldukları yere, kütüphane raflarına kazandırıyor. Halka eğitici filmler gösteriyor. Çeşitli köylerde kooperatifler kurup halkı elindeki ürünü daha iyi değerlendirmesi, üretimi artırması konusunda eğitiyor. Bütün bu güzel şeyler olurken ise canını en çok kitaplıklara sadece erkeklerin gelmesi sıkıyor. Muhtarlardan yardım istiyor, kendisi kadınlara anlatıyor kitap okumanın gerekliliğini ve güzelliğini ancak kadınlar çekiniyor. Karşısına “kadınların kütüphaneye gelmesi caiz değildir” diye kocaman bir duvar çıkıveriyor. Eşekli Kütüphaneci bu duruma çözümü, kütüphanenin hafta tatili olan salı gününü tatil olmaktan çıkarıp o gün sadece kadınların kütüphaneye geleceğini ilan etmekte buluyor. Kadınları çekmek için kitaplığa dikiş makinesi alıp halı tezgâhı kuruyor. Yine Fakir Baykurt’un kaleminden bu yenilikler şöyle anlatılıyor:

“Kadını erkeğin arkasına atan, onunla bir mecliste
oturamayan, bir çatı altında kadın erkek birlikte bulunmak
gerekince araya perde geren toplum hiç bu çağın toplumu
olabilir mi? Ama gelmiyorlar. Zorla getirmek de olamayacağına
göre, salı günü gelsinler, böyle böyle okumanın, kitaplığın
yararını görüp alışsınlar. Sonra birer ikişer öbür günlerde
de gelip yararlanırlar. Bu da bizim bir düşümüz, bir umudumuz
olsun. Kitaplığa salı günleri kadınların gelmesi bir
ayrımcılıktır ama, hiç yoktan iyidir.”

Yaptıklarıyla günden güne bir halk kahramanına dönüşen Mustafa Güzelgöz’ün ünü, bir yarışmayla ülke sınırlarının dışına da çıkıyor. Amerika’da düzenlenen “halkına gönüllü olarak hizmet eden kahramanları” konu alan dünya çapında bir yarışmada Eşekli Kütüphaneci yaptığı hizmetlerle birinci oluyor ve ödül konuşmasında “Köye kitap götürmek, çöle su götürmek gibidir.” diyor.

Mustafa Güzelgöz, kimsenin aklına gelmeyeni, üstelik hiçbir çıkarı olmadan yaparak cehalete karşı savaş açıyor. Tek derdi ise “insanların kafalarının içini kitapla aydınlatmak”. Fakir Baykurt ise insanımızın bu hikayeden habersiz olmasını istemiyor olacak ki bu biyografik romanı kaleme alıyor. Bunu yaparken yörenin kültürünü yiyecekleriyle, coğrafyasıyla, müziğiyle, insanıyla duru bir dille yansıtmayı da başarıyor. Yazımı 1999 yılında Duisburg’da tamamlanan kitap 2000 yılında yayımlanıyor ve edebiyatımızın önemli eserleri arasında kendisine yer buluyor. Böylece okumak ve okutmak üzerine adanmış bu özverili hayat ölümsüzleşiyor. Okunacaklar listesine kesinlikle eklemeniz gereken bu kitaptan geriye aklımızda en çok şu cümleler kalıyor:

“Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi?
Evet bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği
ancak okumakla yenebiliriz. Karanlığı okuyup öğrenmekle,
kafayı ışıklandırmakla yenebiliriz.”

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin