Edebiyata Övgü
Gece Modu

2016 yılında Zygmunt Bauman ve Riccardo Mazzeo tarafından kaleme alınan ve bu yılın İlkbaharında raflarda yerini alan Edebiyata Övgü kitabı, bu iki yazarın karşılıklı diyalogları üzerine kurulu bir söyleşi özelliği taşıyor. Daha çok Mazzeo’nun girizgâhını yaptığı ve Bauman’ın geçmişte yazdığı eserler çerçevesinde tartışmaya açılan konular etrafında şekillenen bu eser, temelde sosyoloji ve edebiyat ilişkisi üzerinden ele alınıyor.

Sosyolojinin nesnesiyle kurduğu ilişki örüntüsü içerisinde yeri yeteri kadar vurgulanmayan edebiyatın, esere konu edinmesi geçmişten günümüze devam eden bir yöntembilim tartışmasını da gündeme getiriyor. Sosyolojinin nesnesiyle temasında temel hareket noktasının, pozitif bilimlerin eylem/söylem tanımları içerisinde olması ona çok kısıtlı bir alanda bilim yapma pratiği kazandırmıştır. Bu sebeple başta edebiyat ve tarih alanları olmak üzere birçok disiplin gündem dışı bırakılmış, daha çok nomolojik (kural koyucu) bilim yapma pratiği taşıyan ekonomi, siyaset, istatistik gibi disiplinlerle girift bir ilişki içerisinde olmuştur. Pozitivist modern bilim geleneğinde sosyolojinin konumu, hegemonik bir biçimde geri planda tanımlanırken, bu alanda bilim yapma pratiği içerisinde kendine biçilen abi – kardeş rolünde kardeş rolü oynamıştır.

Edebiyata Övgü eserinde, yazarların da değindiği bir konu olan kardeşlik ilişkisinin, son derece sorunlu bir biçimde inşa edildiği üzerinde durulmaktadır. Edebiyat ve sosyoloji özelinde ele alınan bu ilişkinin, bir kardeşlik ilişkisi olmasının da ötesinde bir siyam ikizi özelliği taşıdığı, yazarlarca çok kez altı çizilen bir unsur olarak okurun karşısına çıkmaktadır. Bu sebeple bu iki alanın birbirinden ayrılmasının imkansız olduğu, olsa olsa toplumsal gerçekliğe yönelik bir yöntem farklılığının varlığından bahsedilebileceğinin altı çizilmektedir. Edebiyat ve sosyoloji arasında var olduğu söylenen sınırların gerçeği yansıtmadığından hareket eden yazarlar, Frederick Barth’ın tespitiyle “sınırlılık” kavramını yeniden tartışmaya açmaktadır: Sınırlar farklılıklar olduğu için çizilmemektedir, sınırlar çekildiği için açgözlülükle farklılıklar aranmakta ve icat edilmektedir.[1] (s.9) Bu sınırlılık çerçevesi içinde edebiyatın, sanatın değişik bir formu olarak, sosyolojinin ise bir bilim dalı olma mücadelesi üzerine kurulduğu vurgulanmaktadır. Kitapta bu ilişkiselliği Milan Kundera’nın “Modern çağın kurucusunun yalnızca Descartes değil aynı zamanda Cervantes olduğu”, bir başka boyutta, Hermann Broch’un “Bir romanın tek var olma nedeni sadece bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir.” tanımlamasıyla açıklayan yazarlar, bu keşif olmaksızın sosyolojinin tek ayağı üzerinde yürüyebileceğini de ekliyor[2].

Kitapta, edebiyat ve sosyolojinin birbiri arasındaki temel benzerlik ve ayrımların nasıl anlamlandırılacağı konusu üzerinden hareketle bir tartışma açılmakta ve bu tartışma on iki ayrı bölüm üzerinden yapılmaktadır. Her bölümde ayrı bir eserin ve yazarın çalışması üzerinden sosyoloji ve edebiyat ilişkisi yeniden ele alınmakta ve güncel gelişmeler ile ilişkilendirilerek açıklanmaktadır. Birinci bölümde söylem hâlinin bir eylem biçimi olduğu, her nasıl yapılacaksa yapılsın etrafımızdaki her şeyin içlerinin doldurulmuş bir söylemden ileri geldiği ifade edilmektedir. Kurulan tüm duvarlarda, o duvarları yıkan koç başlarında da sürekli bir söylem hâlinin varlığından söz edilmektedir.[3] Yazarlar, edebiyatın ve sosyolojinin asıl amacının toplumsal kabuller üzerinden inşa edilmiş olan söylemlerin altındaki gizil gerçeği ortaya çıkarmak gibi bir misyonu olduğundan söz etmektedirler.

Edebiyat aynı zamanda kurtarıcı bir rol üstlendiği ve bunun da öğretmenlik ilişkisi üzerinden icra edildiğine vurgu yapılan ikinci bölümde öğretmenlik figürünün önemine atıf yapılmaktadır. Eraldo Affinati’nin kendi geçmişi üzerinden konu ettiği romanında, öğretmen figürünün özellikle de kentin getto bölgelerindeki öğrencilerin karşı karşıya bırakıldığı tehlikeli durumları gözlemlemek gibi bir sorumluluğu olduğu üzerinde duruluyor. İdeal öğretmenlik kavramının ortaya atan Affinati’nin, bu ideallerin bir dizi sorumluluk getirdiği, ideal öğretmenin toplumsal eşitsizliği meslekî etik boyutuyla gözler önüne sermesi gerektiği üzerinde duruluyor. İdeal öğretmenlik figürü, bu minvalde eşitsizliği önlemek konusunda yeri hiç de yabana atılmayacak bir rol oynamaktadır[4]. Bölümde ideal öğretmenliğin en umutsuz olduğu koşullar içinde bile umut aşılayabileceği Papa’nın öğretmenken okulda yaptığı faaliyetler üzerinden bir alıntıyla vurgulanıyor.

Bir diğer bölüm, modern toplum eleştirisi yapan Calvino’nun, toplumu ağırlığı boş bir merkeze doğru çekilen ve tüm güç değerlerinin bu boş merkezde toplandığı son derece karmaşık bir düzen[5] olarak tanımlamasından hareket ediyor. Bölümde toplumsal ve kişilik tanımları üzerinden yapılan net tanımların, kesin belirlenmelerin (Jean Piaget’in gelişim teorisine eleştiriyle) artık geçerli olmadığı üzerinde durulmaktadır. Klasik bilimlerin düzene ve sabitliğe vurgu yaptığı, en büyük sorunun da bu noktada olasılıksal süreçlerin sonuçlarını, belirlenimci niteliğe sahip süreçlere bağlamanın güçlüğüne vurgu yapılmaktadır. Dünyadaki gelişmelerin çizgisel olmadığı, bir sarkaç misali hareket ettiği, her yeni durumda eskiden var olmuş şeylerin yok edildiğinden bahsedilmektedir[6].

İlerleyen bölümlerde modernleşmeyle birlikte karmaşık bir hal alan belirsizliğin, Robert Walser’in romanı üzerinden nasıl irdelendiği üzerinde durulmaktadır. Yazarlara göre Walser, modernizmin gösterilmeyen yüzlerini herkesten önce gören birisiydi. Buradan hareketle yoksulluk içinde filizlenen marjinalleşme, dışlanma, zengin sofralarından kovulmayı konu edinir. Bu hüküm sürme ilişkisi edebiyatta da aynı sosyolojide olduğu gibi insanların aradığı ve karşısında bulduğu hakikatin yolları, sonsuza dek sıra dışı bir konumda olan bir Mesih’in ifşa etmesini bekleyen bir hakikatle keşfedilir[7]. Dolayısıyla edebiyat ve sosyoloji arasındaki benzer bir gerçeğe ulaşma kavrayışından söz edilebileceğinin bir kez daha altı çiziliyor.

Ricardo Mazzeo, günümüz internet bloglarıyla ilişkisini kurmaya çalıştığı edebî varlığı, oldukça etkilendiği Jonathon Franzen’in Kraus Projesi isimli makalesi üzerinden irdeliyor. Bugünkü bloglardaki vasatlığı, kolaycılığı, radikal reddiyeleri, ya hep ya hiç tavrından ileri gitmeyen ve kimsenin uğraklarına yanaşmadığı tek düze metinlerin karşısına Kraus’u koymaktadır. Bugünkü “sade” blogların okunmayışının yanında, geçmişte 1899’da Meşale Dergisi adıyla oluşturulmuş ağır ve bulanık bir dille kaleme alınmış metinler arasında oldukça büyük bir farklılık olduğunun altını çizer. Günümüz erişilebilirliği yanında, hiçbir ağ dolaşımı olmaksızın Kraus’un metinleri Kafka, Freud, Wittgenstein, Mann, Adorno ve Walter Benjamin tarafından ilgiyle takip ediliyordu[8]. Kraus Projesi şunu iddia ediyordu: Yazar – okuyucu kitlesi geçmişte arz yönlü değildi. Bugünse oluşturulan tüm edebî eserler, Amazon tarafından hazırlanan, Amazon tarafından kullanıcıya sunulan, okurların yazarları puanladıkları yazarların nitelikli üretim yapmalarının yerine bir pazar haline gelmiş piyasa koşullarında puanlanmak üzere üretimde bulundukları ileri sürülmektedir[9]. Tüm bu karşıtlık üzerinden bölümde Kraus’u yeniden düşünmeyi salık veriyor.

“Hepimiz Otistikleşiyor muyuz?” sorusuyla devam edilen 7. Bölümde dijital teknoloji ve sayısallaşma eğiliminin insan doğası karşısındaki tahribatına atıfla analojik bir ilişki kurulmaya çalışılıyor. Özellikle de bu eğilimin, insanı insan yapan nitelikleri dışlaması ve giderek gayriinsanî bir görünüme bürünmesi, diğer yandan bilgi teknolojilerinin benimsetilmesi istenen bilgiyi kültürel kodlara yönelik hamlesiyle ciddi bir tehlike olarak görünmektedir[10]. Otizmle kurulan bu anolojik ilişkide, onun yalıtılmış insan ve yalıtılmış bir hayatı kendinde zorunlu olarak barındırmasından yola çıkılıyor. Günümüz insanının da benzer bir biçimde e-posta, çoklu blog ağları ve diğer yeni medya uygulamaları altında benzer bir soyutlama içerisinde yer aldığı ifade ediliyor. Otizmin sosyal etkileşime girme güçlüğü ve tasavvur etme zorluğunun, bugün kabul edilen dijital “sosyallik” eyleminden farklı bir özellikte olmadığı ileri sürülüyor[11].

Ricardo Mazzeo, yakın arkadaşı Stafani Tani’nin eserinden yola çıkarak onun 21. yy metaforları analizini tartışmaya açıyor. Tani, eserinde yaşadığımız dönemin bir metaforlar dönemi olduğundan söz ederek üç ana metaforu tartışmaya açar.[12] Bunlardan ilki ekran metaforudur. Ekran metaforunda, insanların bilişsel teknolojinin gelişmesiyle yazma eğilimi göstermelerinden ve yazmaya yönelmelerinden çok, sunulmuş birer gerçeklik olan ekranlara yönelmesi dikkat çekmiştir. İnsanların yazılı sayfalar yerine gerçekliği ekranlarda aradıklarını betimlemekte ve bunu bir diğer metaforla ilişkilendirmektedir. İkinci bir metafor olarak kullandığı Alzheimer’ı zihnin enformatik bombardıman altındaki konumu üzerinden açıklamaktadır. Bu öylesine bir bombardımandır ki, zihin, artık tükenme eğilimi içinde olan bir bilgisayarın bellek kaybına benzer bir pozisyondadır. Bu pozisyon karşısında Tani, son metafor olan zombiliğe değinmektedir. Zombilik, işlevini yerine getirmekten aciz zihinlerin bedenlere yöneldiği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Buna göre bedenlerin sürekli spor salonlarında ve diyet masalarında “incelik” ve “biçimlilik” endişesiyle terbiye edildiğinden bahseder. Dolayısıyla bizi zihnimizden yoksun bırakan Alzheimer, bizi ölü bedene dönüştürür[13], tespitini ortaya koyar.

Kitap, Hırvat yazar Dubravka Ugrecic’in karaoke kültürü isimli çalışmasının analiziyle devam eder. Ugrecic, bir metafor olarak kullandığı karaokeyi mevcut dünyamızı tanımlamak için kullanmıştır. Buna karaokenin Japoncada “boş orkestra” anlamına gelen tanımı üzerinden bir açıklama pratiği getirmektedir. Boşluğu, özelliklede ego sahibi insanın kendini nesnelere aktarma durumunda kullanan yazar, karaeoke kültürünü internet çağında yaşanan avatarlaşma, sanal karaktere bürünmenin sonucu olarak görmektedir. Sanallaşmanın getirdiği hayalî avatarlaşma eğilimi, kişilerde istenildiği an ve yerde başka birine dönüşmeye imkân tanıdığından karaoke kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Karaoke kültürü yalnızca internet bağlamında değil, nesnel ürünler üzerinde de güçlü bir etkiye sahiptir. Buna göre üretilen çoğu edebî ürünler, sanallaşmanın gerektirdiği duygu dünyasını kişilere aşıladığından geniş bir talep ağı da oluşmaktadır. Japonya örneğinden yola çıkan yazar klasik ve edebî ürünlerin yerini avatar romanlarının altında ezildiğini, sanal dünyanın bireysel hazza odaklanmasının bir başka tezahürü olarak da mutluluk ve kişisel gelişimci furyanın egemenliği ilan etmesi üzerinde durur. Dolayısıyla da talana uğramış edebi eserlerin parçalarına ayrıldığı, Küçük Kadınlar’ın Vampir Kadınlar’a, Alice Harikalar Diyarında’nın Alice Zombiler Diyarında’ya çevrilmesinin yarattığı beğeninin, milyonlarca okuru olan twitter edebiyatının ürünü olduğu üzerinde durulur[14].

Alberto Garlini’nin, Nefret Kanunu kitabında, faşizmin uğrak noktalarının Stefano karakteri üzerinden anlatılmasının sadece bir roman kurgusu biçiminde değil, aynı zamanda sosyologların çalışmalarına da konu olması gereken önemli bir kaynak olduğunun altının çizildiği bölüm[15], teklik hâliyle devam ediyor. Jonathan Littell’ın Kuru ve Nemli eserinde Nazi soykırımının anlatıldığı eser için de benzer bir biçimde psikolojik bir tahlil olmasından öte beşerî bilimler açısından da önemli vargı noktaları barındırdığından bahsediliyor.[16]

Son bölümde yazarlar edebiyatın ve sosyolojinin – her ne kadar farklı güzergâhlarmış gibi gösterilmeye çalışılsa da – aslında birbirlerini bütünleyen ve besleyen özellikleri olduğundan söz ederler.[17] Kitaptaki tüm bölümler yalnızca bir romanın konusu olmaktan çok daha ileriye gitmektedir. Her biri kendi içinde farklı bir toplumsal gerçekliğe atıf yaparken, bunu farklı açıklama güzergâhları üzerinden işlerler. Asıl önemli olanın izlenilen farklı güzergâhlara rağmen, amaçsal bir ortaklığın olduğu ve bunun da gerçek bir sorunsal etrafında anlamlandırmak gerektiğidir. Mills’in, cevabı kütüphanede bulunabilecek bir soru için saha çalışması hazırlamak ne kadar aptalca bir şeyse, okuduğu kitapları uygun ampirik çalışmalara, yani gerçeğe varmaya yarayan araçlara dönüştürmeden önce onları tüketip bitirmiş olduğunu düşünmek de o kadar aptalcadır[18], tespiti bu iki alanın metodolojik terkibindeki ortak yöne vurgu yapması bakımından son derece önemlidir.

 

[1] Bauman, Zygmunt , Mazzeo, Ricardo (2019) Edebiyata Övgü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul. s.9

[2] a.g.e. s.11.

[3] a.g.e. s.20.

[4] a.ge. s.40.

[5] a.g.e. s.43.

[6] a.g.e s.47.

[7] a.g.e. s.65.

[8] a.g.e. s.67.

[9] a.g.e. s.70.

[10] a.g.e. s.76.

[11] a.g.e. s.81.

[12] a.g.e. s.86.

[13] a.g.e. s.89.

[14] a.g.e. s.108.

[15] a.g.e s.116.

[16] a.g.e s.122.

[17] a.g.e s.137.

[18] a.g.e. s.136.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin