Sosyal BilimlerEdebiyat ve Felsefenin Ortak Işığında Protagoras

Edebiyat ve Felsefenin Ortak Işığında Protagoras

-

MÖ 481 ve MÖ 420 yılları arasında yaşayan Antik Yunan düşünürü Protagoras, sofistlerin hocası olarak sayılmaktadır. Zamanın kesin yargıları içerisinde dinsizlikle suçlandığı için kaçan ve kaçarken de boğularak yaşamını yitiren Protagoras, günümüzde de fikir ayrılıklarının önemini vurgulayan bir düşünür olarak anılmaktadır.

Protagoras felsefi olarak kişiye göre değişen ve anlam kazanan bilgilerin doğru olduğunu savunur. Bir sofist olmasına rağmen sofistlerin genellikle savunduğu doğa felsefesini olduğu gibi kabul etmez. Protagoras, varlıkların ve olayların temel kaynağı olarak arkhe‘yi (temel madde) araştıran doğa felsefecilerine kıyasla nesnel bir bilginin olamayacağını savunur. Çünkü felsefenin doğasında bulunan kuşkuculuğa kişilerin farklı deneyim ve duygularını da ekleyerek, daha öznel bir anlayış sunar. Protagoras bu yaklaşımla açıklayacak olursak hakikatin bilinemeyeceğine, “kişiye yararlı olanın”  önemli olduğuna değinmiş ve bireyi, bilginin araştırılmasında önemli tutmuştur.

İnsanı, kendi araştırmalarının merkezine yerleştiren ve insanın var olan şeylerin var olduklarının; var olmayan şeylerin var olmadıklarının ölçütü olduğunu söyleyen Protagoras, görelilik kavramı üzerinden dünyayı anlamlandırmaya çalışmıştır. İnsanın her şeyin ölçütü olduğunu savunarak, kesin yargıları ve olguları sorgulayan sofist Protagoras, görelilik anlayışını dünyaya kazandırmıştır. Buna göre bir durum, olay ya da kavram kişiden kişiye ve kişinin bulunduğu duruma göre anlam kazanır, doğruluğu ya da yanlışlığı buna göre değişir. Bu bağlamda, Protagoras’ın anlattıkları ile postmodernist edebiyat arasında bir bağ kurulabilir. Postmodernizm edebiyat kuramı, insan doğrultusunda ilerleyen ve yöntemi insan beyninin ve yeteneklerinin çeşitliliğine bağlayarak birden fazla fikri kabullenen bir disiplindir. Dolayısıyla kavramların tek anlamlılığına değil, bilgiyi ya da sanatı oluşturan sürecin dinamiğine bakar. Ve bu dinamiğin en önemli çıkış noktası Protagoras’ta olduğu gibi insandır. Postmodernist edebiyat, metni oluştururken insanın isteklerine ulaşmasında tek bir yol izlemez, okuyucuya birden fazla insan olduğu gibi birden fazla sonuç çıkabileceğini düşündürür. Günümüzün korku, aşk, polisiye romanlarında gördüğümüz gibi hakikat farklı perspektiflerden ele alındığında durumlar değişkenlik gösterebilir. Bir insanın bir insanı öldürülmesindeki suçluluk durumu katilin perspektifinden bakıldığında haklı çıkarılabilir hatta üzülebiliriz, mağdur durumda olan bir insanın o duruma düşmesindeki etkenlere baktığımızda karşıdaki kişinin mantığına hak verebiliriz. Protagoras da da tam olarak günümüz çerçevesinde düşünürsek buna değinmiştir. Onun için, neye göre ve kime göre kavramları bu açıdan önemlidir.

Postmodernizm “modern dönem sonrası, modernliğe karşı” olan olarak tasvir edilse de aslında modern olanı da içine alarak farklı olanı farklı anlamlarla ifade etme kuramıdır. Gerçek olanın bilinemezciliği ve tek bir doğrunun olmayışı anlayışına dayanan postmodernizm, kurallara bağlı olmayı şart koşmaz. Metinlerarası elementlere vurgu yapan postmodernizm, farklı olan “şey”leri benimsemiştir. Bu bağlamda insanın varlığı kadar görüşlerin olmasını da bu kuramlara ele alabiliyoruz. Protagoras’ın felsefesi ve postmodernizm arasında binlerce yıl olmasına rağmen ilk başta söylediğimiz gibi edebiyat ve felsefenin birbirinden etkilenerek ve beslenerek birikmesini, ilerlemesini görüyoruz. Gündelik yaşamda “her şey gider ya da geçicidir” anlamını taşıyan kuram, Protagoras’ın görelilik anlayışından beslenmiştir. Çünkü her şey kişiye göre anlam kazanır. Çünkü modernizm olaylara nesnel ve etik açıdan bakarak tek doğru olduğunu savunurken, postmodernizm hayatın çeşitlilik üzerine kurulduğunu kabul eder. Protagoras ise Antik Yunan tragedyalarına bile yansıyan etik kurallara riayet ederek karşımıza çıkan klasik zamanın düşünürüdür. Ama döneminin kabul ettiği birçok konuya farklı açılardan ele alarak yaklaşmayı tercih etmiştir. İnsanların fikirlerinin ortak paydada buluşurken bile, insan sayısı kadar fikrin varlığını kabul ederek, yaşadığı yüzyılda adalet sayılan skolastik mahkemelerce yargılanmıştır. Gücün ve saygınlığın önem arzettiği ve bu gücü ve saygınlığı elinde bulunduranların sözlerinin doğru sayıldığı ya da dönemin etik anlayışının üzerine söz söylenilmeyen bu dönemde Protagoras, konumu fark etmeksizin herhangi bir insanın sözünün bir anlam ifade ettiğini belirtmiştir. Benzer şekilde insan elinden ya da zihninden çıkan her şeyin anlam bulduğu postmodernizmin başka bir yüzyılda ortaya çıkmış bir Protagoras yorumu olduğunu savunuyorum.

Bunun yanı sıra postyapısalcılık da bu konuda bize öncülük edecektir. Dilbilim, metin ya da anlam olarak sorgulayan felsefe düzlemi olan postyapısalcılık; büyük yapılar ve sistemlerin temel bir dayanak olduğunu söyleyen yapısalcılıktan sonraki dönemin adlandırılmasıdır. Genellikle dilbilimin babası kabul edilen Ferdinand de Saussure’ün araştırmalarından yola çıkılarak ortaya çıkan yapısalcılık, birçok alanı etkilerken bir düşüncenin yapısının bile bir düzlem üzerinden değerlendirildiğini ve belli bir dizilim gerektiren altmetinlere sahip olduğunu söyler. Bu altmetinler yapısalcılara  göre özellikle kültürel oluşumlara bağlı olarak gelişir. Postyapısalcılar ise bu bağlamda  altmetinlerin oluşturduğu dinsel, töresel ve olgusal durumlara daha öznel bir açıyla bakarak insanların bu metinleri değerlendirmede önem arzettiğini ve hatta bireyin birçok anlamı değiştirebileceğini anlatır. Herakleitos’un “her şey değişir” sözünden hareketle yola çıkan Protagoras da doğanın içinde bulunan nesnelliğinde farklı canlı türlerini düşündüğümüzde bile bir öznelliğe sahip olduğunu anlatırken; postyapısalcılık bireyin öznel anlamlar yapılandırmasıyla Protagoras’ı destekler bir sav ortaya çıkmıştır.

Bundan hareketle, diyebiliriz ki; Antik Yunan döneminin değişmez algılarında da, modern dönemin salt düşüncelerinde de felsefi yaklaşımlarda mutlaka doğrunun sorgulanması ve insanın esas alınması gerektiğini farkeden düşünürler olmuştur. Lacan da Freud’un bilgilerinden yararlanırken, araştırmaları direk kabullenmemiş, kendi duygusal ve bilişsel süzgecinden geçirerek yeni araştırmalar ortaya koymuştur. Psikanalitik kuramda, ontolojisi yapısalcılığa daha yakın olan Freud’u kendine örnek alan Lacan, daha çok postyapısalcılık bağlamında ele alınır. Çünkü Freud’un teorilerine getirdiği çeşitlilik daha çok yapısökümcü olarak görülür. Bilinçdışının da dil üzerinde etkisi olduğunu savunan Lacan’ın, ayna teorisini de bu anlamda Protagoras’ın sözüyle ilişkilendirebiliriz. Bir bebeğin altı aylık dönemden sonra aynayla karşılaştığında benliğini keşfetmesi gibi, her insanın aynadaki yansıması kadar fikri ve yorumu olabilir. Ona göre gerçekliğe dil tarafından yapı kazandırılır. Lacan’ı örnek alan  Barthes’ın gösterge teorisine baktığımızda da aynı şekilde gösteren ve gösterilenden yola çıkarak “şey”in yaratabileceği anlamlar çok yönlüdür. Kültüre, topluma ve kişisel kazanımlara göre semiotik alanı oluşur. Ve her kelimenin çağrıştırdığı anlam insanlarda farklı anlamlar ya da hisler oluşturabilir. Ama bu demek değildir ki her şey dille ve işaretlerle ilgilidir. Postyapısalcılık, modernitenin kuralları içerisindeki değişmez algıların değişebileceğini; iyilik ve kötülük kavramının değişken olduğunu savunur. Bu da aynı şekilde Protagoras’ın sözüyle ilintilidir: “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” İyilik ve kötülük kişinin davranışlarındaki alt anlamda yatar. Birine göre kötü olan davranış, diğerinin iyi gördüğü bir anlayışla bağdaşabilir. Ya da yapının özü olarak kabul edilen gerçeklik değişkenlik gösterebilir.

Bu değişkenliklere özellikle değinen Feminist Teori, birçok çeşitliliği içinde barındırır. Liberal feminizm, ekofeminizm ve marksist feminizm olarak üç ayrı şekilde incelense de üçünün ortak özelliği ataerki ve özcülük karşıtı olmasıdır. Kişinin doğuştan gelen cinsiyet, ırk ya da fiziksel güç gibi özellikleri olduğunu savunan ve bunun asla değişmeyeceğini ya da değişemeyeceğini vurgulayan özcülük, ataerkiyi de bu anlamda besleyen bir tutumdur. Feminist teorisi ise bu tutuma ısrarla karşı gelen bir kuram olarak karşımıza çıkar. Peki bu bağlamda Protagoras ile yıllar sonra ortaya çıkan bu kuramın alakası nedir? Protagoras’ın “doğruluk tümüyle görelidir” ve “doğruluk, onu algılayan kişiden bağımsız değildir.” inanışı ile feminizmin kişinin kendi algısı ve iradesini kabul etmesi birbirine doğru orantılıdır. İlk başta söylediğimiz onun, insanı; var oldukları ya da var olmadıkları şeklinde tanımlayışı varoluşumuzun kesin bir doğruluğu yoktur anlayışıyla örtüşür. Yani erkek doğmak, erkek olduğumuz ya da kadın doğmak, kadın cinsiyetiyle devam edeceğimiz anlamına gelen bir olgu değildir. Protagoras, özcülüğün tam karşısında yapısökümcü bir yaklaşımla binlerce yıl önce göreliliği savunarak, birçok kuramın doğmasında etkili olmuştur. Eğer bir kişi bir kitabın okunmaya değer olduğunu düşünürken diğer kişi onun okunamayacak kadar kötü bir dille yazıldığını iddia ediyorsa Protogaras’a göre ikisi de haklıdır. Çünkü görelilik, kişiden kişiye değişir. Tek ölçü, insandır. Feminizm de bu bağlamda bireysel olarak insanı ölçü alan ve ataerk ve özcülüğe balta vuran bir kuramdır.

Dolayısıyla, modern algının yerine çeşitlilik sunan postmodernist yaklaşım, yapının söküme uğraması ve özcülüğe karşı çıkan feminizm ile Protagoras’ın sözü doğrusal bir biçimde birbirini besler.

Edebiyat kuramları ve felsefi kuramların birbiriyle karıştırılmasının yegane sebebi birbirini anlamsal düzlemde destekleyen alanlar olmasıdır. Çoğu zaman düşünürlerin ve yazarların aynı kulvarda ele alınmasının sebebini de buna örnek verebiliriz. Protagoras, bir düşünür olarak tarihe geçse de derin anlamlar sunarak edebiyatta da oldukça saygın bir yere sahip olmuştur. “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyerek ilerleyen zamanların sanatına ve felsefesine ışık tutmuştur.

- Podcast -
Avatar
Nazmiye Hamiş
biraz mor biraz yeşil pullu bir balıktım belki.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

[PODCAST] Rönesans Ressamları #2- Michelangelo

Eğer yukarıdaki bağlantıdan podcastimiz açılmıyorsa buradan dinleyebilirsiniz.Bu podcastimizde Michelangelo hakkında bilinen - bilinmeyen birçok konuya değindik. Rönesans Ressamları serimiz...

Karantina Sürecinde Okuyabileceğiniz Kitaplar

Bu yazımızda hazır karantinadayken, her biri farkı tür olan ve hemen bitebilecek kitapları listeledik. İyi okumalar! 1- Normal İnsanlarYazarı Sally...

Toplumun Tekinsizliğinden Doğan Kitap: Müge Koçak, Yankı

"Toplum olarak yaralıydık sanırım. Amaçsızlığmız sürekli birilerinin yarasına dokunuyor gibiydi. Kimse bizim hiçbir fikre bağlı olmaksızın sırf şaklabanlık olsun...

Ihlamur Günlükleri – Başak Buğday | 20 Alıntı

“Bir şiir, öykü ya da roman okurken "işte aynen böyle  hissediyorum", "sanki ben yazmışım gibi" deyip altını çizdiğiniz tüm...
- Reklam -

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar – 23 Alıntı

Nietzsche'nin ilk akıl hocası olan Schopenhauer, Alman felsefesinin de ilk düşünürlerindendir. Felsefesi, rasyonalizmin temele oturtulduğu felsefe tarihine yeni bir bakış...

Gelincik: Netflix’ten 90’lı Yıllara Bir Bakış

Yönetmenliğini Orçun Benli’nin yaptığı ve başrollerinde Ahmet Mümtaz Taylan ile Kaan Yıldırım’ı gördüğümüz Gelincik filmi, 90’lı yıllarda gerçekleşen faili...

2021 Brit Ödülleri Sahiplerini Buldu!

Britanya'nın en prestijli müzik ödüllerinden biri olarak gösterilen Brit Ödülleri 41.kez sahiplerini buldu!Ödüller, her sene olduğu gibi bu sene...

Elçiler: Kuzey Rönesansı’nda Dünyevi Olmayan Bir Gizem

Kuzey Rönesansı'nın en önemli isimlerinden biri Hans Holbein'ın 1533 yılında yaptığı Elçiler (The Ambassadors) eseri, yaşadığımız dünyaya ve inanılan...