Dostoyevski’nin Amcanın Düşü adlı romanı Sibirya’daki sürgün yaşamından döndüğünde yazdığı ilk romandır. Dostoyevski için bu kitabı edebiyat hayatındaki ikinci perdenin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Sibirya’daki yaşamı yazar için bir dönüm noktasıdır. Bunun başlıca sebebi her bölgeden suçlu konumuna düşürülen insanları bir arada gözlemleme fırsatını bulmasıdır. Sürgün hiç kimsenin isteyeceği bir durum değildir; hastalıklar, kaos, şiddet, kirlilik insanın kaçtığı her şeyi bünyesinde barındırır. Fakat Dostoyevski gibi insanları gözlemlemede usta ve iştahlı bir insan için bütün bunlar bir fırsat ve şans anlamı taşır. Nitekim de bu şekilde olmuştur. Sibirya sürgünü Dostoyevski’nin edebi anlamda olgunlaşmasında ki en büyük etkendir. Bu sebeple burada yaşadıklarını, hissettiklerini, gözlemlerini, aldığı notları tam olarak bilmeden 1859 tarihinden sonra yazdığı hiçbir romanı tam olarak anlamak, yorumlamak imkânsızdır. Yarattığı karakterlerin birçoğu o dönemdeki gözlemlerinin bir yansımasıdır.

Konuyla alakalı birkaç örnek verecek olursak, Budala adlı romanında Sibirya zamanlarında yaşadığı duygu ve düşünceleri roman kahramanı Prens Mışkin aracılığıyla ortaya koyar,

‘’Kendisine ateş edilen ana dek bir umudu olacaktır askerin; oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin -kesinlikle-ya çıldıracak ya ağlayacaktır. İnsanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? Niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? Kim bilir, dünyada yüzüne ölüm hükmü okunup işkencesi başlatılan, sonra da bağışlandın, gidebilirsin denen bir adam vardır ve o adam bize anlatabilir burada neler duyulduğunu. İsa bile sözünü etmiştir bu korkunç işkencenin. Hayır, insana reva görülemez bu!’’

Toplantılarına gittiği grubun lideri radikal Nikolai Spechniev’i ise Ecinniler kitabında Nikolai Stavróguin olarak karşımıza çıkar. Sibirya günlerini yazdığı mektuplarında da sıkça işler,

“Bugün 22 Aralık’ta hepimizi Semyonovski meydanına götürdüler. Orada bizlere ölüm hükmümüz okunduktan sonra öpmemiz için haç verildi ve başımızın üzerinde hançer kırıldı. Mezar tuvaletlerimiz de (beyaz gömlekler) hazırlanmıştı. Sonra içimizden üçünü ölüm cezasını yerine getirmek için kazıklardan yapılmış çitin önüne götürdüler. Ben altıncı sıradaydım. Üçer kişilik topluluklar halinde çağırıyorlardı bizi. Ben ikinci toplulukta olduğum için bir dakikadan fazla ömrüm kalmamıştı. O zaman seni düşündüm kardeşim benim. Son anımda kafamda yalnız sen vardın. Son ayrılıkta en yakınımda duran Plestceiev ile Dourov’u kucaklamak için vaktim vardı. Sonra çekilme emrini duyduk. Direklere bağlanmış olanlar geri getirildiler ve bizlere Çar hazretlerinin hayatımızı bağışladığını bildiren yazısını okudular.”

Dostoyevski’nin Sibirya Sürgünü ve Yaşamın Aniden Gelen Serinliği

Petrashevski adlı gizli bir devrimci örgüte üye olduğu gerekçesiyle 1849 yılında tutuklanır. Dostoyevski’ye yönelik başlıca suçlamalar, grup içinde eleştirmen Belinski’nin, yazar Nikolay Gogol’a yazdığı ihtilalci mektubu yüksek sesle okuması, sansürün sertliği hakkındaki konuşmalara katılması, mektubunu kopya etmek için Monbelli’ye vermesi ve kurulması düşünülen gizli bir basım evinden haberdar olması şeklinde sıralanır. 23 Nisan’da Dostoyevski ve diğer Petrashevski grup üyeleri tutuklanarak Omsk kalesine hapsedilirler. 19 Aralık’ta ise askeri rütbesi alınarak kesin olarak idama mahkûm edilir.

Dostoyevski, Çar I. Nikolay döneminde mahkûm olur. Çar I. Nikolay’ın katı ve tutucu politikalarını düşündüğünde yaşaması için artık hiç şans olmadığından kendince emin olur. 22 Aralık 1849’ da mahkûmlar idam edileceği alana götürülür. Çar I. Nikolay öylesine heyecanlıdır ki en ufak bir ayrıntıyı bile düşünür. Hatta öyle ki mahkûmların ölüm karşısında fikirlerine ne derece sahip çıkacaklarını görmek ister. Dostoyevski ve arkadaşları gözleri kapatılarak kazıklara bağlanır. Tabur şeklinde alana götürülerek vurulmaya başlanır. Askerler tekrar tüfeklerini doldururlar. Dostoyevski’nin taburuna geldikleri sırada ise mahkûmların bile hiç beklemediği af kararı açıklanır. Yaşama son anda verilen izin Dosteyevski’nin hayatı boyunca omuzlarında taşıyacağı ve hiçbir zaman kurtulamayacağı travmanın doğmasını sağlar.  Dostoyevski o dönem de 28 yaşındadır.

Dostoyevski yaşamın aniden gelen serinliği karşısındaki etkisinden çıkamadan kendini canilerin ve katillerin arasında bulur. Onların ruhlarına bu kadar derinlemesine inmeyi başarması belki de bu serinlik sayesindedir. Yaşadığı travmanın yarattığı psikolojik boşluk kendini, cani olarak adlandırılan insanların ruhlarındaki parıltılarla doldurur. İlk fark ettiği, insanların o dönemdeki edebiyat eserlerinde anlatıldığı gibi mutlak iyi veya kötü olmadığıdır. Kötünün veya iyinin baskın gelmesi tamamen koşullarla alakalı bir durumdur.  Karşısındakiler bir katil olarak adlandırılır fakat hapishanenin dışındakiler için durum böyledir. Eğer başka yerde yaşıyor olsalardı hâlâ katil diye itham edilmek zorunda kalırlar mıydı? Edebiyat ve insanlar hakkındaki yeni farkındalıkları onun farklı düşünmesini sağlar. Mektuplarında mahkûmlara da sıklıkla yer verir.

“Tobolsk’da mahkûmlarla tanışmıştım. Omsk’da ise dört yıl süreyle, onlarla beraber yaşamak zorundaydım. Sert, kızgın ve acı kişilerdi. Asalete olan düşmanlıkları sonsuz olup asıl olan bizlere sınırsız bir düşmanlık ve nefretle bakıyorlardı. Ellerinden gelse çiğ çiğ yerlerdi bizi. Nasıl bir tehlike içinde bulunduğumuza kendin karar ver. Onlarla aynı adetleri paylaşmak, beraber yemek yemek, aynı yerde uyumak ve bize devamlı olarak yapılan hakaretlere asla itiraz edememek.”

(Dostoyevski en solda)

Dostoyevski, mahkûmların bunca vahşiliğine rağmen onları gözlemlemekten yine de geri durmaz. Hatta aksine onlara iyi davranmaya çalışarak Rusça okumayı ve yazmayı öğretir. Bu davranışı göstermesinin altında Yeraltı Notları kitabında bahsettiği ‘İnsan olduğunu her an kendine kanıtlamak’ felsefesinin yattığı söylenebilir.

Stefan Zweig ‘Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’ adlı kitabında Dostoyevski’nin geçirdi sürgün hayatıyla ilgili şunları söyler,

“Sibirya, Katorga, sara illeti, yoksulluk, kumar, şehvet düşkünlüğü, varoluşunun bütün bu krizleri şeytani bir tersyüz etme gücü sayesinde sanatında verime dönüşmüştür, çünkü en değerli metallerini maden ocağının en karanlık dehlizlerinden, tehlikelerle dolu bir havada, güvenli bir hayatın gezinti yüzeylerinin çok aşağılarından çıkaran insanlar gibi, sanatçı da en ateşli hakikatlerini, en derin bilgilerini her zaman doğasının en tehlikeli uçurumlarından bulup çıkarmıştır. Sanatsal açıdan bir trajedi olan Dostoyevski’nin hayatı, ahlâki açıdan eşsiz bir başarı, içsel büyü sayesinde dışsal varoluşun yeniden değerlendirilmesidir.”

Dostoyevski edebiyatını sürgünden önce ve sürgünden sonra diye ikiye ayırmak gerekir. Edebiyatı haricinde kendi öz karakteri de ikiye ayrılır. Mektuplarından yola çıkarak bazı fikirlerinde değişime gittiği gözlemlenir. Örneğin sürgün edilmeden önceki özgürlük fikirlerinin yerini Rus milliyetçiliği alır. Din olgusuna daha da yakınlaşır. Sürgündeyken okumalarına izin verdikleri tek kitabın İncil olmasının bu konuda etken olduğu söylenebilir. Sürgün öncesinde sosyalist partilere sempati duyduğu halde sürgünden sonra dindar ve milliyetçi bir düşünceye bürünmüştür. Sürgünde yaşadığı bu ayrım ve kendi içinde yaşadığı çekişme, Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler gibi edebiyatın yapı taşlarının ortaya çıkmasına ortam sağlar. Sibirya sürgününü ise en net şekilde anlattığı romanı Ölü Bir Evden Hatıralar kitabıdır.

“Hapis bendeki birçok şeyi yakıp yıktı,

ancak bunun yanında başka şeyleri ortaya çıkardı.”

Dostoyevski

(Dostoyevski’nin Sibirya’da kaldığı hapishane)

 

AMCANIN DÜŞÜ

 Dostoyevski’nin 1854 yılında sürgün hayatı son bulur. Çok kısa bir süre sonra 1857 de Maria Isayeva ile evlenerek hayatlarını birleştirir. Amcanın Düşü adlı romanının sürgün hayatından sonraki ilk kitabı olduğundan bahsettik, 1859 yılında da bahsi geçen romanı bitirir.

Dostoyevski, Amcanın Düşü adlı romanında taşra toplumundaki ahlak anlayışını yerer. Mordasov adlı kasabada geçen olaylar günümüzden bile birçok ahlak yozlaşmasını gözler önüne serer. Eleştirdiği ahlak anlayışını ve siyaseti çoğunlukla başkarakteri Marya Aleksandrovna üzerinden anlatır.  Marya kendini soylu gibi hisseden bir taşra kadınıdır. Romanın henüz ilk sayfasında Marya’yı şöyle anlatır,

‘’Marya Aleksandrovna dedikoduya son derece meraklıdır; o kadar ki, gündüz bir haber duymamışsa gece gözüne uyku girmez. Ama takındığı tavırlar yüzünden, onun dünyanın değil de, Mordasov’un baş dedikoducusu olduğu kimsenin aklından geçmez. Tam tersine huzurunda sanki bütün dedikodular yok olur, dedikoducular onun karşısında, öğretmenin önünde kızarıp bozaran öğrencilere döner, sözlerini şaşırırlar; konuşma hemen daha önemli konulara aktarılır. Marya Aleksandrovna, bazı Mordasov’lular hakkında öyle okkalı, kepaze şeyler bilir ki, fırsat düşse, bunu kendi özgü bir biçimde anlatsa, Mordasov, Lizbon depremine uğramışa döner. Oysa Marya Aleksandrovna’nın ağzı bu tür sırlar bakımından pek sıkıdır, olsa olsa ancak en yakın arkadaşlarına açılır… Yalnızca arada bir korkutur: ‘’Biliyorum ha!..’’ gibilerden çıtlatarak korku verir. İster kadın, ister erkek olsun karşısındaki vurup yıkmaktan çok, sürekli bir korku içinde tutmaktan hoşlanır. Zekâ ve siyaset de budur zaten!..’’ (Sayfa:11)

Görüldüğü gibi Marya üzerinden günümüzdeki taşra politikacıları ve siyasetçilerini resmetmiştir. Marya aslında birçok karakteri içinde barındırır. Romanın diğer karakteri Marya’nın kızı olan Zinaida Afanasyevna’dır. Kızı annesinin aksine daha dürüst ve kendi halinde bir karakterdir. Fakat olaylar devam ettikçe o da annesinin kurduğu oyunun bir parçası olmaktan kendini alıkoyamayacaktır. Dostoyevski’nin Marya’nın yanında Zina (Romanda çoğu yerde bu isimle anılır) karakterini yaratması Sibirya sürgünündeki gözlemlerinin ilk yansımasıdır. Bu şekilde düşünülmesinin altında yatan sebep Zina romanın her anında iyi değildir. Aynı şekilde Marya’da kasabadaki herkese korkusuyla nam saldığı halde kızına karşı oldukça korumacıdır. Dostoyevski’nin Sibirya’da gözlemleri sonucu edindiği ‘İnsan bulunduğu şartlara göre iyi veya kötü olur’ düşüncesi ilk olarak bahsi geçen karakterlere sinmiştir.

Romandaki diğer karakter Prens’tir. Prens saçları, sakalları, bıyığı, bacağı takma olan, peltek konuşan, yaşlı ve aşırı derecede unutkan olan bir kişiliktir. Hafızası yerinde olmadığı için akli dengesi yerinde olmadığı düşünülür. Duyduklarını sürekli unuttuğu için de konuşmalar sırasında her söze alakasız cevaplar verir. Yine de kasaba içerisinde en saygı görülen tiptir. Normal bir kasaba insanından bile oldukça eksiği olduğu halde saygı görülmesinin tek nedeni zengin olmasından kaynaklanmaktadır. Dostoyevski bu karakterle paranın insanlar üzerindeki etkisini gözler önüne serer. Paran varsa her yerinin takma olması sorun değildir. Çünkü sömürülmeye açıksan, her zaman sahte bir değer görürsün.

Marya, kızını Prens’le evlendirmeyi içten içe düşünür. Kızı Zina bu teklifini duyduğunda klasik iyi ve dürüst insanlar gibi karşı çıkar.

‘’Ahh! Ne diyeyim şu talihime!.. Pekâlâ madem şimdiye kadar anlayamadınız, söyleyeyim: Bir sürü başka anlamsızlıkları bir yana bıraksak bile, adamcağızın bunaklığından yararlanarak parasına konmak amacıyla onun gibi bir sakatla evlenmek, sonra her gün, her an ölümünü iple çekmek, bence yalnız saçmalık değil, bir alçaklık; hem öyle bir alçaklık ki, bu fikriniz için sizi kutlayamam anne!..’’ (Sayfa: 52)

Romanın birçok bölümünde özellikle Marya karakteri üzerinden Shakespeare’ye gönderme yapılır. Hatta bunlar çoğu yerde Shakespeare’yi yeren göndermelerdir. Marya ve Zina karakterlerinin aynı bölüm içerisinde ki diyaloglarında şu şekilde geçer,

‘’Öyle ya, bana inanmıyorsun, karşında bir düşman varmış gibi bakıyorsun. İki yıl durmadan ağladım, senden gözyaşlarımı gizleyerek ağladım, ama bu zaman içinde çok değiştim Zina! Duygularını çoktan beri anlıyordum, ancak kederini -yalan söylemeyeceğim- kederinin bütün şiddetini ancak şimdi anlıyorum. Sevgini; sırf o yerli yersiz, her şeye burnunu sokan lanet olası Shakespeare’nin etkisiyle kapıldığın bir romantizm gösterisi kabul ettimse suçlu sayılabilir miyim?’’ (Sayfa: 56)

Dostoyevski romantizmi de yermekten geri durmamıştır. Yermesinin sebebi romantizmi insanların duygularını kullanarak kolaylıkla savunmasız hale getirmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Marya, dürüst kalmaya çalışan kızının aklını romantik birkaç cümle ile çelmiş ve Prens ile evlenmeye ikna etmiştir. Evliliğin önündeki tek engel Prensin uzaktan akrabası olan Pavel Aleksandroviç (Mozglyakov) ’tir. Marya, Zina ile evlenecekleri konusunda genç adama ümit vermiştir. Romanın en güldürü ögesi ve Marya’nın sivri dilinin devreye girdiği kısım bu bölümdür. Marya, Prens’i kızıyla yakınlaşsın diye evine çağırır. Dans ve alkolün etkisiyle Prens’i etkilemeyi başarır. Prens, Zina’ya evlenme teklifi eder. Evin uşağının ısrarıyla Mozglyakov bütün konuşulanları kapıdan dinler ve her şeyi duyar. Bunun üzerine kandırıldığından emin şekilde Marya’nın karşısına dikilir. Komedi de burada başlar. Genç adam tamamen kandırıldığından emin olsa bile Marya romantik ve duygularına işleyen tonca söz söylemeye başlar. Bir siyasetçinin kıvrak diliyle Mozglyakov’u fazlasıyla ikna etmeyi başarır. Shakespeare’e bu bölümde Marya üzerinden tekrar göndermede bulunulur.

‘’Tanrım! İnsan bu derece saf, kıt görüşlü olabilir mi? Ah gençlik, gençlik! İşte size Shakespeare’e dalıp hayaller kurmanın, başkasının kafası ve düşünceleriyle yaşarken, yaşıyorum demenin sonu!’’ (Sayfa: 102-103)

Mozglyakov tamamen haklı olduğu halde suçluluk hissiyle evden çıkar. Sokakta tek başına yürürken kaybolur ve bu sırada kandırıldığı hissine kapılır. Çok kısa bir süre sonra da kandırıldığından emin olur. Kaybolmasının onu farkındalığa döndürmesi Dostoyevski’nin kendi karakterinin bir parçasını yansıtır. Zira Sibirya Sürgünü’ de onun için önce bir kayıptı fakat sonraları daha önce aklının ücra köşelerinde bulamadığı, göremediği düşüncelerinin farkına vardı. Sürgünden sonraki ilk kitabında bu duygunun ağır bastığı söylenilebilir. Kaybolmadan bir şeylerin farkına varamazsın.

Mozglyakov hemen eve doğru koşmaya başlar. Fakat Marya’nın evinin önü kalabalıktır. İçeriye girerek Üst katta uyuyan Prens’in yanına gider. Prens bir süre sonra uyanır. Mozglyakov intikam almak için Prens’e evlenmemesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışmayı düşünür. Fakat Prens ondan önce davranır.

‘’Ah mom ami! Sana bir şey söylemeyi unuttum: Bugün bir ev-len-me teklifi yaptım.’’

Mozglyakov, birden canlandı,

‘’Bir dakika, amca, bunu ne zaman yaptınız?’’

‘’Doğrusunu istersen ne zaman olduğunu ben de kesin olarak bilemiyorum. Bunu da düşümde görmüş olmayayım? Tuhaf, pek tuhaf…’’ (Sayfa: 123)

Prens evlenme teklifine dair hiçbir şeyi hatırlamaz. Hatırladığı kısımların da düş olduğunu zanneder. Kitap ismini olayın bu kısmından alır. Taşranın bütün kadınları Marya’nın evine toplanır. Prens evlenme teklifini hatırlamadığını ve düş olduğunu söyler. Mozglyakov’ da Prens’in bu konudaki düşüncelerini destekler. Zaten her söylenene inanan Prens’i kendi yanına çekerek evlilik işini bozar. Zina en baştaki dürüst haline dönerek her şeyi Prens’e itiraf eder. Marya’da taşradaki herkese rezil olduğu için köydeki evine taşınıp Mordasov’u tamamen terk eder. Prens de birkaç gün sonra ölür.

Kitabın olay örgüsü basit olarak görülebilir. Ancak karakterlerin çözümlemesi ve derinliği bakımından oldukça önemli bir kitaptır. Roman karakterleri etrafta geziyormuş hissi uyandırır. Aslında her zaman gördüğümüz insanlardır.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin