Bazen birbirine dolanmış iki demirden tel gibisindir birisiyle… Acıtsa da canını ondan kopamazsın. Kendinden koparsın azar azar… Ne bahçeni yem edersin başkalarına ne de dikeni batsa da vazgeçersin güllerden. Solup kalmışsa da, bir damlası yeter. Yeter ki damlatmak istesin. Birbirine dolanmış bu iki tel artık bıkkın. Her karmaşıklık sıkı sıkıya bağlayacağına çözmüştü onları… Bu göz ardı edilişi hak etmiş miydi? Sıkı sıkıya bağlı bu iki tel zamanla çözülecekti… Buzu çözülmüş yollar, sırrı çözülmüş sorular gibi. Bu iki tel yapayalnızdı şimdi. Karmaşıklığına bile inandığı yerden vurulmuştu. Kan dolu gül ve dikenli bahçeler var şimdi. Sebebini sormadan döndü sırtını, ayçiçeği misali.

Bu iki tel mahcup şimdi. Bu çözülmeyişe onları kim inandırmıştı? Zamanın hangi kısmında vardı ki zaten ayrılmamak? Baştan vazgeçmeliydi. Bulanık sulara dönüşürdü yoksa düşünceleri. Bahçenin en güzel kısmını boydan boya dikenli teller sarmıştı. Güllerin sessiz feryatlarını kim duyacaktı? Onlara bir hiç gibi hissettirmeyen kim kalmıştı ki? Bu iki tel sarıp sarmalanmazlarsa eğer, birbirlerini zaman boğacaktı. Erteleyecek ne kalmıştı? Bahçenin en güzel yeri de onlarındı. Eksik olan neydi sahi? Bulutlara olan özlem miydi? Susuzluk mu? Keşke zamanında bilinseydi suyun kıymeti. Koymazdı o zaman bu kadar susuzluk. Bu iki tel ayrıldı şimdi tamamen. Karşı karşıya içli bir özlem bekler şimdi onları. Kendisizliklerinde bir arayış içinde. Kime sorsalar her şey yerli yerinde. Ama onlar birbirinden çok uzaktalardı şimdi. Bağımsızlıklarını ilan eden mahkumlar gibi, mutlular şimdi. Bilmiyorlar ki birbirlerine aitliği. Zaman ilaç değil, yalnızca şahit. İki kere bile durmadı bozuk saat bundan böyle, masumiyette.

Özge Rençberoğlu

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin