Gece Modu

 

“Biz”, Rus yazar Yevgeni Zamyatin tarafından kaleme alınmış bir distopik eser. Genelde George Orwell’ın 1984 romanı, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanı ya da Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanı kadar adı anılmasa da, eser bu türler arasında (ve diğerleriyle birlikte) yeri yabana atılmayacak bir öneme sahip. Özellikle de eserde toplumsal iktidar örüntüsünün tüm alanlarına indirgenmiş teknolojileşme eğilimi, özneyi hem bedensel hem de bilişsel anlamda sıkışmış bir tanım üzerinden betimlemektedir. Bu betimlemeden hareketle Zamyatin, insanın kendisi olma eğiliminin, hangi ideolojik saik altında inşa edilmiş olursa olsun, totaliter rejimler karşısında yarattığı infiale vurgu yapmaktadır.

Zamyatin’in “Biz”i benliği teslim alınmış (tüm farklılıklarından arındırılmış) toplumsal faillerden oluşan bir mükemmelliğe işaret eder. Toplum, bir sözleşme etrafında bir araya gelen Rousseau’cu literatürdekine benzer bir edim değil, aşırı Comte’çu bir pozitivist felsefe etrafında bir arada olabilen tek tek bireylerden oluşabilir. Burada eğer bir kuraldan ya da bir toplumsal sözleşmeden bahsedilecekse, o mutlak olandır, yani Matematiktir. Matematiksel bilgi bizzat evrenin bilgisidir. Gündelik hayatın işleyişi de bu matematiksel formüllerden mürekkep, kesinlik ve görecelikten uzak bir sistem üzerinde inşa edilmiştir.

Zamyatin’in eserine konu ettiği teknolojik anlamda oldukça gelişmiş bir uygarlık tasniflemesinde temel hareket noktası kolektivist olmayan sistemdir. Bu sistem baskıcı bir rejimin sayıların hükümranlığı altında köle ettiği bireyi sürekli denetlemekte, izlemekte ve mobilize etmektedir. İktidar, isimleri kodlardan ibaret bireylerden tıpkı bir dişlinin çarkları gibi yalnızca görevlerini yapmalarını beklemekte, bunun dışına çıkanlarıysa cezalandırmaktadır.

Eser, ileri düzey gelişmiş bir uygarlıkta, mekanik ilişki örüntüsü içerisinde tanımlanmış bireye ve onu sadece sayısal bir kod olarak gören “Tek Devlet”e odaklanmaktadır. Zamyatin’in kurguladığı temel sorunsal, modernizmle başlayan süreç içerisinde devlet yapılanmasının gizli bir biçimde otoriterleşmesi ve insan doğası karşısında edindiği nihai zafere atıfta bulunmasıdır. Özellikle de eserde vurgulanan, iktidarın her ne koşul altında olursa olsun (ileri toplum, gelişmiş ya da azgelişmiş toplum, askeri toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu, milenyum toplumu, galaksi toplumu vs.) mutlak kıldığı bir totalitarizm anlayışının her sisteme rahatlıkla ayak uydurabildiğini göstermesiydi.

Totalitarizmin yalnızca az gelişmişliğin bir sonucu olmadığı kıta Avrupa’sında deneyimleneli bir asırdan fazla olmuştur. Gelişmiş kapitalist ülkelerde de benzer eğilimlerin ortaya çıktığı sıkça görülmekle birlikte sorunun özünde devletlerin toplumsal iktidar kaynaklarını perçinleme eğilimi olduğu rahatlıkla söylenebilmektedir. Özellikle modernizm etrafında şekillenen ulus devletlerin oluşumu incelendiğinde iktidar erkinin tekçil görüntüsü yerine gizil örgütlenme biçimleri içerisinde kendilerine yer buldukları söylenebilir. Medya, okul, hastane, işyeri, hapishane, sokak, aile, cinsler arası iletişim… vs. Her biri ayrı motif ve düzeyde iktidar temsilleri üzerine kurulu birer toplumsal denetim mekanizması olarak iş görürler. Sistem, neyi ne derece “bilmeyi”, nerede nasıl davranmayı, ceberut bir biçimde değil, toplumsal kurumlar düzeyinde faillerin bizzat gönüllü olduğu bir yapıya dönüştürür.

Belki de burada değinilmesi gereken en önemli nokta bilginin bizatihi doğasında yaşanan tahribatta aranmalıdır. Zamyatin’in eserinde sıkça işlediği rasyonalitenin egemenliği ve sistemin mükemmeliyetçiliği bireylerin kendilerinde hiçbir sorgulamaya girmeksizin toplumsal mutabakata girmelerine sebep olan en önemli nedendi. Tek Devlet yanılamazdı, zira devletin tüm işleyişi 2 + 2 = 4 sonucunu verecek kadar yalın, kesin ve anlaşılırdı. Hatta Tek Devlet 2 + 2’nin 7 olduğunu söyleyecek olsa bile kesinlikle öyleydi. Zira vatandaşlar Tek Devletin 2 + 2’nin 7 olacağına dair rasyonel bir dayanağı olmadan beyan vermeyeceğini biliyordu.

Tüm bu açıklamalar bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin kuruluş biçimi bakımından Foucault’yu yeri gelmişken anmamızı salık veriyor. Çünkü o, bilgi ile iktidar arasında bir çatışmanın bulunduğu, bilginin olduğu yerde iktidardan söz edilmemesi gerektiğini salık veren Platoncu Batı doktrinini yeniden tartışmaya açmış, her bilginin ardında gelen şeyin bir iktidar mücadelesi olduğunu göstererek, Nietzsche’ci (felsefi söylemini tamamen iktidar ilişkileri üzerine inşa eder) bir kavrayışa atıfta bulumuştur. [1] Bilginin değişen formu ve kitleler arasında kurduğu misyon gereğince yaygın bir iktidar temsili taşıması, vatandaşların sürekli “potansiyel tehlikeli” olma hassasiyeti üzerinden faillerin kesintisiz bir izlenme ve denetlenme ağında sıkıştığından söz edilebilir. Dolayısıyla da bu formu Zamyatin’in “Biz”inden farklı bir boyutta ele almak pek de mümkün değil.

Gündelik yaşam pratikleri içerisinde de süregelen izlenme/kontrol edilme edimi, bugünkü sayısallaşma eğilimi üzerinden de kendisini kullanıcılara dayatıyor. Queen’s Üniversitesinde sosyoloji profesörü olan ve Gözetleme Çalışmaları Merkezi başkanı olan David Lyon, yaşanılan çağ itibariyle herkesin tehlike altına olduğunu ve gözetleme konusunda izlenilen potansiyelin insan zekasını aşacak bir seviyede bulunduğunu işaret etmiştir. Dolayısıyla da çağ itibariyle gizliliğin, “Biz”deki evlerin perdelerinin olmayışıyla da alakalı olarak, artık mümkün olmadığı ve yeni teknolojilerle her geçen gün daha fazla denetleme altına alındığımızı işaret eder[2]

Sayısallaşma ve dijitalleşme eğilimi üzerinden her geçen gün daha fazla maruz kalınan bu enformatik dönüşüm beraberinde bir iktidar ilişkisini de getiriyor. Ancak failler dijitalleşme yönelimini bir iktidar temsili taşımasından ziyade, bir yenilik olarak ayak uydurulması zorunlu bir süreç olarak tanımlanıyor.  Dijital bankacılık, çipli kimlikler, dijital e-öğrenme portalları, elektronik sınavlar, dijital “sosyalleşme mekânları”, elektronik paralar, dijital medya, dijitalleşmenin getirdiği mesleki esneklikler…

Dijitalleşme alanında bir firmanın mottosu haline getirdiği, Heraklitos’un “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” cümlesi, “Değişmezseniz çağın gerisinde kalır, yok olursunuz” şeklinde kurduğu bir anolojiyle, Heraklitos’un değişim kavramının neye atıf yaptığı ve bu atıfın yukarıdaki vurgulamayla ne derece örtüştüğü elbette tartışılabilir.

Ancak, tüm bu yazılanlar ışığında firmanın Heraklitos alıntısını, Zamyatin’in “Bizi”yle birlikte düşündüğümüzde çağı atlatmaktan çok mahkûmiyeti derinleştirdiğini belki daha iyi anlayabiliriz.

 

[1] Michel Foucault, (2000), Büyük Kapatılma, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.198.

[2] David Lyon (2006), Gözetlenen Toplum, İstanbul: Kalkedon Yayıncılık, s.67

1 YORUM

  1. Merhaba, Zamyat’ın bu eserini mutlaka okumak isterim. Kapitalist sistemin insanları uysalları haline getirdiği dünyada, daha kolay güdüleme amaçlanmaktadır elbet. Bu durum insanların “iyi-kötü” araştırması yapmaksızın bizatihi kendi elleriyle tercih etme şekline dönüştürülmüştür.Tabii bu da dijital ortam medyatiği üzerinden yürütülmektedir. Güzel bir yazıydı, teşekkür ederim.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin