Gece Modu

İngiliz yönetmen Tony Kaye’den, neredeyse sadece Adrien Brody’nin bakışlarıyla bütün o kopma noktalarını bir bir gördüğümüz ve o kopuşlarda da kendimizi bulabileceğimiz bir film “Detachment”.

“Ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim.”

-Albert Camus

Film, Fransız filozof ve yazar Albert Camus’un bir özdeyişiyle yapıyor açılışı. Filmin konusu için öğrenci, öğretmen farketmeksizin okul denilen kapkara bir deliğin içinde birbirine karışıp yuvarlanarak giden hayatlara, kendi hissizliğinde kaybolmuş bir adamın dokunuşları diyebiliriz. İyi yahut kötü. Buradaki çoğu öğretmenin ortak noktası hepsinin bir gün bu farklılığı yaratacağına inanmış olması. Fakat artık, çocuklardan ziyade kendi buhranlarından yorulmuşlar. Okula yedek öğretmen olarak atanan Henry Barthes’in ise hiç böyle bir amacı yok. Birçok görev yeri değiştiren Henry bu duruma alışık. Bu korkunç okulda, yalnızca öğrencilerin birbirini öldürmeden gelecek döneme geçebilmesi için uğraşıyor ve elinden geldiğince bir şeyler öğretme sorumluluğundan kaçıyor. Tek yapması gereken düzeni korumak.

“Bu dünyanın zorluklarının anlaşılmasına yardımcı olacak ve bize yol gösterecek birine sahip olmanın ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Ben büyürken yanımda böyle biri yoktu.” diyor Henry, filmin başında. Bütün bir film, bir çeşit itiraflar dizisi ile sohbet tadında ilerliyor.

Henry, ilk sınavını hissizlikle veriyor öğrencilerine karşı. O, beklenen kahraman olmaya çalışmıyor. Okuldaki ilk gününde, çantasını duvara fırlatan bir öğrencisine şu cevabı veriyor.

 “O çanta, onun hisleri yok, içi bomboş. Benim de hislerim yok. Beni incitemezsin tamam mı?”

Ailelerinin çoktan umutlarını kestiği, varoluşsal sancılarla boğuşan ve her türlü pisliğe çokça erken bulaşmış bu çocuklar kendilerini onunla özdeşleştiriyorlar. Henry aradıkları görünmez kahraman oluveriyor. Bizi değiştirmeye, yargılamaya çalışmayan. Bizim yanımızda duran ve kabul eden.

Onları tanıdıkça, kendisiyle de yüzleşmeye devam eden Henry, bu çocukları olmayacak ütopyalara inandırmıyor. Oldukça realist yaklaşımlarında kendi geçmişi var çünkü. Alzheimer olan dedesini sürekli ziyarete giderken, kesik kesik hatırladığı çocukluk anıları onu asla rahat bırakmıyor. Annesinin intihar etmesine sebep olan olayları bildiği halde, büyükbabasına kin bile duymayan Henry, ona yalnızca insani güdüleriyle yardımcı oluyor.

Bu sırada, ailesi tarafından sürekli kilo vermesi, güzelleşmesi gibi baskılara maruz kalan, çektiği fotoğrafları, çizdiği eserleri babası tarafından birer saçmalık olarak görülen ve ondan en küçük destek alamayan, içine kapanık öğrencilerden Meredith de, Henry’yi bir kahraman olarak görmeye başlıyor. Konuşabileceği bir “insan” var artık.

Henry, öğrencileri dışında tanıdığı bir hayata daha dokunuyor istemeden de olsa. Hastaneden dönerken, parasını alamadığı için otobüste dayak yiyen, fahişelik yapan Erica’ya denk geliyor. Daha çok genç olan Erica, Henry’nin de onu isteyeceğini düşünerek, bir sonraki karşılaşmalarında evine gidiyor. Fakat Henry için Erica daha bir çocuk. Her ne kadar şefkatini, sıcaklığını sunmak istemese de ona kalacak yerden fazlasını veriyor. Erica’ya bir aile oluveriyor.

Derslerden birinde kahramanımız zaten en büyük dersi veriyor çocuklara.

“Her gün 24 saat, hayatımız boyunca, bazı güçler, ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak. Bu yüzden kendimizi savunmak ve bu saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz. Zihnimizi savunmak ve korumak için okuma alışkanlığı kazanmalıyız.”

Böylesine bir umutsuzluğun içinde bu kadar yalın, bu kadar gerçek bir umut görmek bu çocukları hayata tekrar bağlanma aşamasına getirse de, Henry bu durumdan yavaş yavaş rahatsız olmaya başlıyor.

“Bazılarımız bir farklılık yaratabileceğimize inanırız. Bazen uyanır ve bunu başaramadığımızı fark ederiz.”

Bu çocukların ihtiyacı olan ben değilim diye düşünüyor. Evine aldığı ve ona cinsel ilişkilerden ziyade bambaşka sevgiler tanımasına imkan sağladığı Erica’yı kuruma göndererek kendine olan bağımlılığını koparıp atarken, Meredith için tıpkı resimlerinde çizdiği gibi yüzü olmayan, boş ve kimliksiz bir öğretmene dönüşüyor. Henry, bu filmdeki kendinden kopuşun en büyük simgesi. Geriye kalanlarsa, onun kendinden başka her şeye nasıl büyük bir farkındalıkla yanaştığının ve neleri değiştirebileceğinin göstergesi.

Hele de bu bir öğretmen, bir eğitimci ise.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin