Gece Modu

“Yosun taş su filiz:

Çığrışmakta eski bir kardeşlikten.

Neye baksam beni tanır

Tanır ve sever beni.”

-Tek Çoğul şiirinden.

Dağlarca’nın soyadı, sanki onun dünyayı algılama biçimini doğrudan belirlemiş. Sanki onun hayatı soy isminde çizilmiş ve sunulmuş. Yukarıdaki dizeler bizi Dağlarca’nın şiir atmosferiyle tanıştırıyor: Doğa, doğanın tüm varlıkları, evren ve genişlik. Delice Böcek’te evren karşısında kendi küçüklüğünü ve gezginliğini bir böcek imgesiyle bize aktarıyor. Delice Böcek durmadan ilerlemeye çalışıyor, karşısına engeller çıkıyor, yerin altını kazıyor, köklere ulaşıyor, köklerin suyla beslenişini görüyor, dağların altından geçiyor ve diyor ki: Tarih boyunca insanoğlu geçmişinden beslendi, bugün dışarıya göstermediği yerden beslendi, bilinçaltından, ruhundan ve ruhunun karanlıkta kaldığı yanından.

Delice Böcek doğa karşısında doğanın güvenilmez benliğine, yani yeraltına giriyor. Şiirlerde bu yer altından birtakım maceralar ve buluşlar görüyoruz. Delice Böcek’in yer altına girmesi, insanın doğum öncesine doğru çekilişiyle özdeşleşiyor: Dağlarca bu kitapta kendi benliğine doğru, benliğini oluşturan bilinçüstünden bilinçaltına doğru, hükmedilenden hükmedilemeyene doğru bir yolculuğa çıkıyor. Yol Almak Duygusu’nda,

“Sessizlik değil bu

 Karanlıkta 

Yansıması ilk adımın.”

Karanlıkta, bilinmeyen ve ulaşılamayan yerden bir tarif geliyor, aşağıda bir sessizlik yok. “İlk adımın” yani bir eylemin yansıması burada görülüyor. Kişinin gerçekleştirdiği bir eylemin sebebinin o eylemden farklı bir yerden ve daha kötücül duygular içeren bir yerden geldiği savına ulaşıyoruz. Nitekim Dağlarca diğer şiirlerinde de yer yüzündeki canlılardan kaçıp yer altına giriyordu. Kendiyle ve doğa varlıklarının anlamıyla daha çok meşgul olmak istiyordu. Yerin altının yerin üstünün bir yansıması olduğunu anlatıyor,

“Bir sessizlik değil

Çağrışı 

Eskinin yeniyi.” 

 Eski olan, benliğin ilkel ve aydınlanmamış kısımlarının mistik bir çağrısını duyuyoruz. Oraya gitmek istiyoruz, kendimizin derinine, çünkü bilinçüstü her gün üzerimize yeni bir toprak ekleyerek tarihe karışıyor, tıpkı arkeolojik kazılarda gözlemlendiği gibi katmanları kalınlaşıyor. 

“Yeryüzünü

Bin kez

Dolanır devler

Bir düşçül bitkinin

Yeraltındaki

Düşçül gücünden.” 

Bilinçaltındaki ufak hareketler, insan ruhundaki küçük tohumlar filizlenip kök saldığında gün yüzündeki büyük hareketler okunabiliyor. Hatta abartıyoruz, çünkü büyük işler aslında mistik benliğimizde meydana gelen küçücük gelişmelerden kaynaklanıyor. Bu durumda kişiyi anlamak için de Delice Böcek gibi, derine kazıp oraya varmamız gerekiyor. 

”Bir bitmeyen gece parlar ulu çıplaklığında

Uyumamış yaradılıştan beri.” 

(Yerin Altı, 45)

Yaradılıştan beri uyumayan şey, kollektif bilinç ve yaşam. Yaşamın eşdeğer ve zıt yansıması olan yaşam-altı, bilinçaltı, karanlık taraf ya da kısaca yerin altı. Hiç uyumamıştır, kozmik bir korku (kavram Mihail Bahtin’e aittir) vermektedir. Bu korkunun kaynakları suskun ve duygusuzdur. Yerin altı da yerin üstündeki dağlar gibi, devler gibi bir korkuya sebep olmaktadır. Burada aynı zamanda böcek imgesinin seçilişinin sebebini de tekrar görüyoruz: Dağlar güvensizdir, hatta gittikçe saldırganlaşan ve ellerinde ölümcül silahlarını geliştiren insanlar silahsızları bir böcek, kendilerini birer dev ilan ederler. Bir taş dağdan kopup böceği ezebilir, Bir böceğin bu durumda yapabileceği tek şey yerin altında olmaktır, yaradılışında hükmedemediği ama kendisine hükmettiğini bildiği, ilk zamanlara sığınmaya çalışma refleksi göstermektedir. Bunu bizler de bugün sık sık yapmıyor muyuz? 

C. G. Jung’un Dört Arketip çalışmasında belirttiği üzere, yerin altından, karanlık taraftan aydınlık tarafa geçmek için bir kurban verilmesi gerekir. Bunu dörtlük- üçlük kavramı çerçevesinde açıklamaktadır. Karanlıkta dört bacaklı olan hayvan, aydınlık tarafa geçerken bacaklarından birini kaza sonucu kaybetmektedir. Yerin altında çoğulluk bir durum söz konusudur, kollektif bir akış.

“Çoğul eder güzelliği yeniden

Sevgi sevda muhabbet aşk üst üste.”

Eğer söylenirse, gün yüzüne çıkarsa, hayata aktarılırsa sevgi, sevda, muhabbet ve aşk dörtlüsü bir fedakarlık yapmak durumunda kalacaktır.

“Söyliyemez anısını

Yerin altı üşür üşür.” 

Ve yerin altı soğuk, bizlerden uzak kalacaktır.”

Şiirlerin genel çerçevesinde Anadolu’nun işgalden kurtuluşu sembolize ediliyor: Erzurum’dan çıkıp İzmir’de kurtuluşa ermenin hikayesi. Bu işgale ve özgürlüğe yapılan sembollerde yine bir toplumun bilinçaltının nasıl zedelendiğinin ve cesaretle dolu olduğunun anlatımı vardır, kesinlikle klasik bir hamaset söz konusu değildir. Düşmanın ayak bastığı yerin altı mosmordur, yerin altında aynı zamanda ruhlar görünür, İzmir’e doğru akın ederler, eski zamanlarda yaşayanlar vardır, yeni ölenler. Türk toplumunun tarihsel süreçte yaşadığını bilinçaltına nakleder.

“Durdu

Çatlayışı tohumun, morluğu yeraltının,

Ürperti taşta.

İşte duyuyorum

Evren kadar

Dalgalanan bayrağın sesini.”

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin