
Bir an gökyüzüne baktım. Saati güneşin konumundan anlamaya çalışıyordum. Tahminen öğleyi bir saat geçmişti. 4-5 saat daha burada durmam gerekiyordu. İnsanların dikkatini çekmeye çalışıyordum ama bu kılıkta dahi zor bir işti. İnsanlar alelacele bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Hayatın keşmekeşine kapılmışlarken bir de benle mi uğraşacaklardı?
Sadece çocukların dikkatini kolayca çekebiliyordum. Onların da büyük ihtimal gerçekte görmek için can attıkları bir kılıktaydım. Metro çıkışında hem de palyaço kılığında broşür dağıtmamı isteyen kişi sanırım bunu dikkate almamıştı. Çocuklarla ilgili bir broşür olsa anlayabilirdim. Ama yeni açılan bir araba galerisinin broşürleriydi. İşimi sorgulama şansım yoktu. Hayatımı günlük aldığım bu tarz işlerden karşılıyordum ve bunların hepsi palyaço kılığında oluyordu. Bir nevi profesyonel palyaço sayılırdım. Düşüncelere dalmışken bir an dağıtmam gereken daha çok broşür olduğunu hatırlayarak işime odaklanmam gerektiğini fark ettim.
Broşürler bittikten sonra patronun yanına uğrayıp paramı aldım. Sonra da otobüse bindim ve eve doğru yol almaya başladım. Kostümümü çıkartacak, makyajımı temizleyecek zamanım olmamıştı. Hava yağmurluydu. Yağmurlu havalarda kapalı bir yerde olmak bana huzur verirdi ve bu huzurla yağmuru izlemek bana haz veriyordu. Nihayet mahalleye gelebilmiştim. Salyangozlara basmamak için kaldırımda zikzaklar çizerek yürürken başımda inanılmaz bir acı hissettim.
Uyandığımda kaldırımın ıslaklığını hissedebiliyordum. Sersemlemiş bir vaziyette boş boş gökyüzüne bakıyordum. Sersemlik geçtiğinde birden doğruldum, etrafıma baktım. Kaldırımın kenarındaki korkuluklarda mahallenin delisi Deli Zeki oturuyordu. Deli Zeki’ye bakıp “Bana sen mi vurdun?” dedim. Bunu cevap bekleyerek söylemiştim. Ama karşımda Deli Zeki olduğunu o an kavrayamamıştım. Bu sefer cevap beklemeyerek “Zeki, bana kim vurdu?” dedim. Yine cevap yoktu. Ardından yerden kalkıp doğruldum. Başımın arkasına elimle dokundum, pıhtılaşan kanı hissettim. Bu zamana kadar Deli Zeki’nin kimseye bir zarar verdiğini ne görmüş ne duymuştum. Hala bana niye vurduğunu anlayamıyordum. Hem de bu kılıkta.
Tam arkamı dönüp eve gitmek üzereyken Deli Zeki konuştuğu tek kelime olan “Palyaço, palyaço.” cevabını verdi. Zeki’nin her zaman yanında taşıdığı bir çuval vardı. Çuvalın içinden bir şey çıkarttı ve bana doğru uzattı. Bu bir palyaço bebekti. İş iyice garipleşiyordu. “Bu ne Zeki?” dedim. Tekrar “Palyaço, palyaço.” dedi. Ardından arkasını dönüp uzaklaştı. Başım ağrıyordu ve bir an önce eve gitmek istiyordum. Oyuncak palyaçoyu da alıp eve gittim.
Sonunda evdeydim. Yorucu bir gün olması yetmezmiş gibi bir de Deli Zeki başıma vurmuş, beni bayıltmıştı. Oyuncak palyaçoyu masanın üzerine koyduktan sonra başımı pansuman ettim. Neyse ki dikiş gerektirecek bir durum yoktu. Sonra masaya dönerek oyuncak palyaçoyu incelemeye başladım. Gövdesi, kolları ve bacakları tahtadan, baş kısmı porselen gibi kırılgan bir maddeden yapılmaydı. Açıkçası kostümü benimkinden güzeldi.
İki hafta geçmişti. Bu olaydan sonra hep arkama baka baka yürüdüm. Yine bir işten çıkmış palyaço kılığında eve dönüyordum. Deli Zeki’yi bu olaydan sonra hiç görmemiştim. Nihayet eve vardım ve içeri girdim. Canım hiç yemek yemek istemiyordu. Bir sigara yaktım. Masanın diğer ucundan küllüğü almak için uzandığım sırada oyuncağı düşürdüm ve kırılma sesi geldi. Yere baktığımda oyuncağın baş kısmının kırıldığını gördüm.
Geçirdiğim bu yorucu gün yetmezmiş gibi bir de sakarlığım tutmuş, kendime temizlik çıkarmıştım. Banyoya gidip faraş süpürgeyi aldım. Tam masaya yaklaşmışken kırıkların arasında bir kağıt parçası gördüm. Elim kesilmesin diye dikkat ederek yavaşça kağıdı elime aldım. Kağıtta bir adres yazılıydı. Bu da neyin nesiydi? Birden başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Acaba bu adresin sırrı neydi? Zeki oyuncağı bana neden vermişti? Yoksa bu adrese gitmemi mi istiyordu?
Aklımda bu soruları döndürürken uyuyakalmıştım. Yine yetişmem gereken bir iş vardı. Hızlıca hazırlanıp evden çıktım.
Bütün gün Zeki’nin bana verdiği oyuncaktan çıkan adresi düşünmüştüm. Kendimi bunu düşünmekten alıkoyamıyordum. Mahalleli bu zamana kadar Zeki hakkında çeşitli senaryolar üretmişti. Mahalleye yaklaşık dört yıl önce gökten iner gibi gelmişti Zeki. Kimi ailesinin eskiden bu mahallede oturduğunu, bir yangında aileden sadece Zeki’nin kurtulduğunu, o günden beri de böyle olduğunu söylüyordu. Kimi ise doğuştan böyle olduğunu, ailesini kaybedince de bakacak kimse kalmadığı için sokakta kaldığını söylüyordu. Gerçeği kimse bilmiyordu. Zeki’ye sormaya çalışmışlardı ama ondan mantıklı bir cevap beklemek hataydı. Bütün sorulara ‘’palyaço, palyaço’’ gibi alakasız cevaplar verirdi. Mahalleli yemeğini verir gerisine karışmaz bir halde onu kabullenmişti.
İki gün sonra bir dükkan açılışında palyaço olarak çalışmak için iş almıştım. Verilen adres bir yerden tanıdık gelmiş ama çıkaramamıştım. İş bittikten sonra Zeki’nin verdiği oyuncak palyaçodan çıkan adrese bakmış, o adresin çalıştığım adresle aynı mahallede olduğunu fark etmiştim. Üstümü değiştirip düşünmeye başlamıştım. Önce adrese gitmek kafama yatmamıştı. Sonradan içimdeki merak ağır basmış ve sora sora adresi aramaya koyulmuştum. Bir bakkaldan adresi tam olarak öğrenmiştim ve bir sokak kadar uzaktaydım. Sonunda adresi bulmuştum. Karşımda bir oyuncakçı dükkanı vardı.
Tereddüt ederek dükkanın kapısını açtım, içeri girdim. Kimse yoktu. İçeride çeşitli oyuncaklar vardı. Ama Zeki’nin bana verdiği oyuncağa benzer bir şey göremedim. Boğazımı temizler gibi öksürdüm. Ardından dükkanın perde çekilmiş kısmından çıkan yaşlı bir adam bana “Buyur evladım, oyuncak mı bakmıştın?” dedi. Başta ne diyeceğimi bilemeyerek başımdan geçen olayı tane tane anlattım.
Adam hemen oyuncağı hatırlamış, özel bir istek üzerine yaptığını söylemişti. Bana bu oyuncağı veren kişinin kim olduğunu tarif etmemi söylemişti. Ben de ona Zeki’nin ne halde olduğunu anlatmış, kir pas içinde, saç sakal karışık bir vaziyette olduğu için tarif etmekte zorlandığımı söylemiştim. Devam eden sessizlik içerisinde birden aklıma Zeki’nin burnundaki yara izi geldi. Hemen “Burnunda bir yara izi var.” dedim. Adam hazine bulmuş gibi bana baktı ve ardından gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Adam bana Zeki’nin amcası olduğunu, Zeki’nin babasını 3 yıl önce kaybettiklerini söyledi. Zeki’ye bu oyuncağı akıl hastanesinde verdiklerini, çıktığı zaman oyuncağın baş kısmını kırıp bu adrese gelmesini söylediklerini anlattı. Bu oyuncağı 5 yıl önce vermişler. Oyuncağı da içeri zar zor sokmuşlar. Çünkü dışarıdan hiçbir şey getiremiyorlarmış. Zeki’nin o zamanlar aklı gidip geliyormuş. Bazen onları tanıyor, bazen tanımıyormuş. Babası da hastalanınca hiç ziyarete gidememişler. Adam iç geçirerek “Demek ki hastaneden kaçmış.” dedi. Adama en merak ettiğim şeyi sormak için ağzımdaki baklayı çıkarttım ve “Peki Zeki neden bu halde? Yani onu böyle yapan şey nedir?” dedim. Adam önce derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.
Zeki’nin babası eskiden çok zengin bir müteahhitmiş. İhalelere girmemesi için tehditler alıyormuş. Zeki’yi bu tehdit eden adamlar görgü tanıklarının ifadelerine göre palyaço kılığında kaçırmışlar. Zeki başına aldığı darbeden sonra uyandığında hiç konuşmamış. Doktorlar zamanla konuşur dese de ağzından sadece “Palyaço, palyaço.” kelimesi çıkıyormuş. Bu korku zamanla koulrofobiye (palyaço fobisi) dönüşmüş. Ne zaman televizyonda veya yolda palyaço görse donup kalır kaçmaya başlarmış. Yıllarca hastanede yatmasına rağmen başına aldığı darbelerin de nedeniyle düzelme görülmemiş. Bir gün iyileşip ailesini bulması için amcasının dükkanının adresini oyuncağın içine koyup vermişler. Çünkü babası hastalanmış ve fazla ömür biçilmemiş. Zeki “palyaço” kelimesinden başka bir şey söylemediği için ona palyaçodan bir oyuncak bebek yapmışlar. Çünkü ileride düzeldiği zaman onları hatırlamasını istemişler.








































