
Yerin yedi kat üstündeydim.
Anlayacağınız yedi katlı bir dairenin en üst katındaydım. Nasıl anlayacaktınız? Dairemden çatıya çıktım, kendisi tam bir kat olmamakla birlikte yarım denebilecek yükseklikteydi ve terası vardı. Artık yedi buçuklu bir ölçü birimim vardı. Yerin ortalama yedi buçuk kat üstündeydim. Teras duvarının kenarına yaklaştım, ellerimi mermere dayadım, havayı kararttım, mevsim kış oldu, bulutlar kaçtı, sonunda az olan gök bilgimle yağışsız ve yıldızlı bir gökyüzüne kafamı kaldırdım, bir kez ürperdim.
Yarım ay geldi. Ters C şeklindeydi, diğer türlüsünü hiç görmemiştim. Hep tersti, biraz buna canım sıkıldı. Sıkkınlık kaç saniye sürdü bilemem ama beynimi hemen başka şeye üzme potansiyelim iki yüz beygir gücündeydi. Beynimi aldım başka şeye üzdüm. Sonra başka şeye, sonra başka ve en son bambaşka. Bambaşka bir inanılmazdım. Görseniz de inanmazdınız. Hoş zaten hiç inanmadınız.
Sihirli halım çok geç kalmadan geldi. Her zaman ay yarım, hava yıldızlı, mevsim kış iken gelirdi yılda sadece on dört kere. Her gelişinde çoğunlukla sohbet etmemizin yanında, bazen de küçük oyunlarımıza bir yenisini daha eklerdik.
Bu kez, kendini yere serdi ve içine uzanmamı istedi. Daha önce hiç bu kadar yakınlaşmamıştık ve bu tuhaf isteği bende bir mahcupluk yarattı. Emin olmak ihtiyacı ile isteğinin gerçekliğini sorguladım. İçimden değil, kendisine. Tereddütsüz isteğini tekrarladı, “hadi!”
Ona saygısızlık etmekten korkuyordum, bu sebeple küçük oyunlarımızdaki bana düşen rollerde mahcup tekrarlara düşüyordum. Eğer incinirse beni tekrar görmek istemez düşüncesi beynimi ele geçiriyordu her seferinde. Beynim kendini üzecek şeyleri en önce önüme koymayı sevdiğinden asla yeterli bir mutluluk yaşayamıyordum.
Tüm bunlar hızlıca aklımda tekrarlanırken, ona ağırlığımı vermediğime olan inancımı yüksek tutup nazikçe uzandım. Halım ve üzerinde ben, terasın zemininden bir kat aşağı, sanki zemin dikdörtgen şeklinde (halının boyutlarına uygun) açılmış bir asansör gibi, bir kat aşağı zemine indik. Düşme korkusuyla gözlerimi kapattığım için, terasın ortasından bir kat aşağı zemine kadar nasıl ulaştık tam olarak kavrayamadım. Fakat gözlerimi açtığımda tavanda herhangi bir dikdörtgen açıklık yoktu, kırmamıştık, delmemiştik. Tavan aynı, benim hep varolan tavanımdı kartonpiyerli. “N’oldu?” diyebildim.
“Yerin yedi kat altına gireceğiz, hazır mısın?”
“Yedi buçuk” diyebildim ama korkudan yutkunamıyordum. Daha evvel azıcık uçmalı oyunlar oynuyorduk. Fakat bu kez, yerin o kadar altında nelerle karşılaşacağımı bilmediğimden kaynaklı bir ölüm korkusuyla kesik nefesler almaya başladım. Böylece ölmeyeceksem dahi, kendimi kendiliğinden ölmeye yakın tutuyordum yanlışlıkla. Halbuki biraz hesap etmek aklıma gelseydi, biraz telaşsız düşünebilseydim!
Tekrar “Hadi uzan” dedi.
Bir kat daha aşağı indik. Bir kat daha, bir kat daha. Bu şekilde yedi buçuk kat aşağı indik. En alt dairedeydik. Hesap bu kadardı işte. İsteği sona ermişti. Söylediği yerin yedi kat altı olmasına rağmen, yedi buçuk kat aşağıya inmiştik. Yine kendisini düzelttim. “Yedi buçuk”
Sözlerimi tekrar dinlemeyerek, “Bir kat daha aşağı inmek ister misin?” dedi. Korkum tekrar bedenime saldırdı, ona güvenmek için yalvaran gözlerle “Bilmiyorum” diyebildim. “Ben biliyorum” dedi.
Gözlerimi açtığımda tam bir karanlık vardı. Simsiyah bir karanlık. Her şey, bir gözün alışabileceği ışıktan çok uzaktı. Alışmadım. Doğruldum-ayağa kalktım-başucu lambamı yaktım-her şeyin yerini kavradıktan sonra lambayı hızlıca fişten çekip karşı duvara fırlattım-yatak örtüsünü dağıttım-parçaladım-komodini kapıya fırlattım-komodinin çekmeceleri ya da kendisi kapının camına denk geldi-camı parçaladım-kırılan cam parçalarıyla televizyonu çizdim-çıkan sesten memnun kaldım-giysi dolabımdaki her şeyi parçaladım-kitaplarımı yırttım bardağı pencereye fırlattım-cam kırılmadı-şişeyi attım pencere kırılmadı-içeri odaya gittim keser vardı-kesmeyecektim-çekiç tarafını kullandım-çift cam kırmak zormuş-sonunda başardım. Yüzüm gözüm kesik içinde. Alışmadım. Ufak tefek morarmalar var. Sizin verdiğiniz hiçbir yemeğe alışmadım. Telefonumu aradım, telefonu buldum, seni aradım, seni bulamadım. Nerdesin, seni bulamadım nerdesin? Kalbim kesik içinde nerdesin?
Halının canı cehenneme, ben bir tek seni bekledim, sen nerdesin?
zeynep seden








































