Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Zaman zaman hepimizi düşündürür şimdilerde kitaplıklarımızın başköşesinde yer edinen o büyük yazarların, şairlerin yaşamlarını nasıl sürdürdükleri. Hatta çoğu zaman “onun zamanında yaşasaydım”lar, “bu yazarla karşılıklı oturup sohbet etme fırsatı bulsaydım”lı kurgular tamamlar bu düşüncelerimizi. Şüphesiz, edebiyatın büyüklüğü zaman tarafından doğrulanan bu kilometre taşları için yıllar sonra bu cümleleri kurmak çok sıra dışı değil. Peki gerçekten “onların zamanında” yaşasaydık? Maalesef şimdilerde tekniğine, edebi zekasına hayran kaldığımız pek çok yazarı, kendi zamanlarında yaşasaydık kaçırmış olacaktık. Bu yazıda sizlere çağdaşları tarafından kaçırılan, fark edilmeyen bu yazarları anlatacağım.

1) Sylvia Plath

Plath, 31 yıl süren kısacık ömrüne karşın 20. yüzyılın en iz bırakan edebiyatçılarından olmayı başarmıştır. Bunda yazdığı eserler kadar, manik depresif bozuklukla boğuştuğu hayatı ve sayısız intihar girişimleri de etkili olmuştur. Fulbright bursu ile Cambridge Üniversitesi’nde eğitim gören, kısaca edebiyatçı kişiliği dışında parlak bir eğitim hayatı da sürdüren Plath, gizdökümcü şiirin en önemli temsilcilerinden olarak kabul edilir. Plath, 1963 yılının şubat ayında, sayısız başarısız intihar girişiminin ardından, evlerinde çocuklarına süt ve kurabiye verdikten sonra kafasını fırına sokarak intihar etmiştir. Hayranları, henüz bir yıl öncesinde eşi Ted Hughes’un kendisini şair Assia Wevill ile aldatmasından dolayı Hughes’u bu ölümden sorumlu tutar.

Belki de bu kadar kısa bir ömür sürdüğü için yaşarken geniş bir okur kitlesine ulaşamayan Sylvia Plath, şu an en çok okunan ve sevilen “Sırça Fanus” romanını yazdıktan yalnızca bir ay sonra hayata veda eder.

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için, dünyanın kendisi kötü bir düştür.”

Not: Sylvia Plath’ın hayatını merak edenler, 2003 yapımı Sylvia filmini izleyebilir.

2) Stendhal

Tanısı konulmuş bir hastalığı bulunmasa da psikolojik sorunlarla boğuşan, kendini çirkin bulan ve bu yüzden sevmeyen, babasına duyduğu nefret yüzünden Stendhal takma adını (asıl adı Henri Beyle) kullanan yazar da çağında anlaşılamayanlardan. Yaşarken yalnızca Balzac’ın itibar gösterdiği Stendhal, buna rağmen eserlerinin bir gün geniş kitlelerce okunacağından her zaman emin olmuş, bunu kendisi de dile getirmiştir. Günümüzde dünya edebiyatının başyapıtları arasında gösterilen Kırmızı ve Siyah ile Parma Manastırı, Stendhal’in haklı çıktığının göstergesi olarak kabul edilebilir. Hayatını yazmakla özdeşleştiren Stendhal’in mezar taşında dahi “visse, scrisse, amo” (yaşadı, yazdı, sevdi) yazmaktadır.

“Her gün, ilham gelsin veya gelmesin yirmi satır yazınız.”

3) Marcel Proust

Sodom ve Gomorra, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Kayıp Zamanın İzinde… Bu romanların sahibi Marcel Proust, şimdilerde pek çok edebiyat eleştirmenine göre edebiyat tarihinin en önemli roman yazarları arasında gösterilmektedir. 1919 yılında Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde isimli romanıyla Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden olan Goncourt Edebiyat Ödülü’nü kazanan yazar, bu listedeki diğer yazarlara kıyasla döneminde de itibar görmüş olarak kabul edilebilir. Ancak hayatı süresince kazandığı ve aday gösterildiği (1913 yılı, Swann’ların Tarafı ile Goncourt Edebiyat Ödülü adaylığı) ödüllere rağmen kitaplarını bastırmakta zorlanan Proust, ünlü yazar Andre Gide tarafından dahi reddedilmiş, Kayıp Zamanın İzinde romanının ilk cildini kendi parasıyla bastırmak zorunda kalmıştır. Hayatının son 17 yılını verdiği bu romanın, sonralarda edebiyat dünyasının en önemli eserleri arasında gösterileceği Proust’a söylense inanır mıydı bilinmez ancak hem okumaya hem yazmaya büyük değer veren yazarın hak ettiği değeri geç de olsa gördüğü söylenebilir.

“Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Kitap bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde.”

4) Edgar Allan Poe

“Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış Edgar Allan Poe, dingin ve erdemli bir Goethe’den ya da Walter Scott’tan çok daha fazla hoşuma gidiyor. O ve onun gibi özel yapıdaki adamlar için şöyle diyeceğim: ‘Bizler adına acı çektiler.’” diyor Baudelaire onun hakkında. Bu cümlelerinde kastettiği, Poe’nun acı dolu yaşamı mıdır bilinmez ama bugün Edgar Allan Poe denince edebiyata dair akla gelen ne varsa, yaşamından izler taşıdığı kesin bir gerçek. Küçükken ailesini, hayatının ilerleyen yıllarında da delicesine aşık olduğu eşi Virginia’yı, üstelik çok genç yaşta kaybeden Poe’nun eserlerinin bu kayıplardan nasıl etkilendiğini kendisinin şu sözlerinden anlamak mümkün:

“Mükemmel bir şiirin mutlaka bir amacı olması gerektiği aklıma geldi. İnsanlığı en çok hüzne boğan evrensel acı ne olabilir diye sordum kendime. Cevabım ‘ölüm’ oldu…”

Edebiyat dünyasına bazı dergilerde şiir ve öykülerinin yayımlanmasıyla giren Poe, yaşadığı bunalımların etkisiyle işlediği konularda giderek karamsarlaşmaya başlamıştır. Bazı dergilerde yayın yönetmenliği yapsa da alkol ve kumar gibi kötü alışkanlıkları, onun bu yerlerde kalıcılık sağlamasının önüne geçmiştir. 40 yıllık sefalet ve bunalım içinde bir yaşamı ardında bırakan ve yaşadığı sürede bir yere tutunamayan Edgar Allan Poe, korku, gerilim ve polisiye türlerinin ve Amerikan gotik edebiyatının öncülerinden kabul edilmektedir. Annabel Lee ve Dream Within a Dream ise en sevilen şiirlerindendir.

“In a night, or in a day,

In a vision, or in none,

Is it therefore the less gone?

All that we see or seem

Is but a dream within a dream.” 

“Bir gece ya da bir gün
Bir görüntüde ya da bir şeyde olmaksızın
Fark eder mi bu yüzden?
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz
Yalnızca bir düş içinde bir düş.”

5) Franz Kafka

Böyle bir liste yapıp es geçemeyeceğiniz yazarlardan biridir Franz Kafka, özellikle de yaşadığı dönemden sonra tanınma öyküsüyle. Doğduğu, büyüdüğü şehir olan Prag’ın o kasvetli görkemini, babasından korkarak yetişen bir erkek çocuğunun iç dünyasıyla birleştirerek eserlerine yansıtmıştır. Yalnız ve korkak geçen bir çocukluğun ardından yazmaya başlamasıyla aslında edebiyat dünyasıyla hep iç içe olmuş, Prag’ın kafelerinde düzenlenen edebiyat toplantılarından uzak kalmamıştır. Mektup türünün en sevilen örneklerinden Milena’ya Mektuplar kitabına sebep olan aşkı Milena’yla da bu toplantılardan birinde tanışan Kafka, yazdıklarını yayımlamaktan ise her zaman uzak durmuştur. Yani Kafka’nın yaşamı sırasında kendi sınırlı çevresi dışında tanınmamasının sebebi eserlerini bastıramaması ya da farklı bir türün okur tarafından yadırganması değil, bütün eserlerini sadece kendisi için müsveddelere yazmasıdır. Ancak artık pek çoğumuzun bildiği gibi hikaye Kafka’nın ölümüyle bitmez. Ölümünden önce bütün bu müsveddeleri yakması için çok güvendiği arkadaşı Max Brod’a verir Kafka. Ancak Brod Kafka’ya verdiği sözü tutmayıp bütün eserleri yayımlatarak arkadaşına ihanet ederek de olsa edebiyat dünyasına bir kilometre taşı ekler. Bu kadar değerli eserler ortaya koyup yakılmasını istemek pek çoğumuza anlaşılamayacak bir fikir gibi gelse de, Kafka’nın şu sözlerini okumamız onu bu karara iten iç dünyasını daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır:

“Umut olmasına var. Sınırsız denecek kadar çok umut var. Ama bizim için değil.”

Edebiyat dünyasında bugün bile hala “Brod müsveddeleri yakmalı mıydı?” sorusu tartışılır, ancak eğer yaksaydı bugünün popüler edebiyat dergileri kapaklarına kimin fotoğrafını basar, kimin bardak altlığını satardı, cevabını bulmak güç.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin