Bulunduğu Yere Ait Olmayanların Romanı: Yakup Kadri-Yaban

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu realist, Atatürkçü ve inkılapçı bir yazar olma sebebiyle bilhassa Milli Mücadele ve Cumhuriyet temalı birçok romanı Türk Edebiyatımıza kazandırmıştır. Bunlardan birisi de bulunduğu yere ait olmayanların ve kendini başka dünyalardan zorla kopup gelenlerin romanı Yaban’dır. Bu kitap özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Türk aydını ile Türk köylüsünün arasındaki uçurumu ve köylünün Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Atatürk’e bakışını anlamak için önemli bir eserdir. Dili çok yalın olan ve yer yer köylünün ağız özelliklerine yer veren bu kitabı okurken 20. yüzyıla gideceksiniz. Kitabın hangi konuya ve olaylara yer verdiğine gelecek olursak;

      Roman, 1. Dünya Savaşı’nda kolunu kaybetmiş rütbeli asker olan Ahmet Celal’in himayesi altında görev yapan er Mehmet Ali’nin kendisini Anadolu’daki kendi köyüne davet ederek orada yaşamasını ve orada yaşanan olayları konu alır. Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse olan Ahmet Celal, daha otuz beşine basmadan savaşta kolunu kaybetmiş, hayata küsmüştür. Mehmet Ali’nin ona “Gel beyim, seni köye götüreyim; buralarda, yalnız başına sersebil olursun” demesi üzerine Anadolu’nun en ücra köşesine gitmeyi kabul etmiştir. Artık Yedek Subay Ahmet Celal, Celal Paşa’nın oğlu Ahmet, Porsuk Çayı’nın kenarında kimsesiz bir tohumdur.

       Köye gittiği esnada kendini diri diri mezara gömülmüş gibi hissetmiş ve şuurlu bir intihar ettiğini düşünmüştür. Çünkü o köylüler tarafından yabandır. Köylülerin cahil olduğunu düşünmektedir. En önemlisi de sağ kolunun olmamasını köylülerin farketmemelerinden dolayı şikayet duymaktadır. Çünkü Ahmet Celal sağ kolunu köylüler için kaybetmiştir. İstanbul’da zilleti olan ve karamsarlığa düşüren sağ kolu, Anadolu’ya geldiğinde şerefi olmuştur. Köye geldiği ilk günden beri herkesten farklı bir durumda olduğunu sezmiştir. Köylüler ile kendi aralarında gözle görülmez bir çember vardır. Ahmet Celal derin uğraşlar verse de bu çemberi geçemez. Kendisinden ürküp, kaçan bir halk vardır. Onunla tek konuşan kişi bir zamanlar eri olan Mehmet Ali’dir. Mehmet Ali’ye ‘Niçin her şeyim senin hemşehrilerinin bu kadar tuhafına gidiyor?’ diye sorar. Mehmet Ali ise, her gün tıraş olmasının, saçlarını taramasının ve kitaplarını sabaha kadar okumasının bu köye yabancı olduğunu söyler. Fakat Ahmet Celal için özellikle köye yerleştiği ilk günlerde sabaha kadar okumaktan başka çare yoktur. Tüm gün boyunca kitaplarıyla baş başa kalmanın hayalini kurar. O saatlerde çektiği sıkıntıları ve ağrılarını unutur.

     Daha sonra Ahmet Celal, giderek köylüleşmeye başlar. Yalnızca düşman zulmünden kurtulmak için değil kendi kafasının cevrinden de kurtulmak ister. Bir günün öğleden sonrasında Mehmet Ali, Bekir Çavuş, Salih Ağa ve muhtar ile kahvede otururlarken, konu savaşa gelir. Ahmet Celal onlara, ülkenin ahvalini anlatır. Kimsenin yüzünde bir üzüntü, bir öfke halinin olmamasına Ahmet Celal şaşırmıştır. Anlamıştır ki tüm ülkeye hasıl olan milli mücadele heyecanı ve vatanın birliği endişesi daha bu köye uğramamıştır. Aralarından bir tek Bekir Çavuş, dikkat ederek tekrar savaşın olup olmayacağını sorar. Ahmet Celal ise, Mustafa Kemal isminde büyük bir adamın, İstanbul’dan çıkıp Anadolu’ya geçtiği ve millet için mücadele ettiğini söyler. Mehmet Ali ise yeniden askere gitmeye korkuyordur ve ülkenin bu durumunda bile tek derdi yeniden askere gitmemektir. Ahmet Celal’in ise sağ kolunu vatan uğruna kaybettiği bir dönemden sonra Anadolu’nun ücra köyünün bu durumlardan habersiz ve umursamaz oluşu, tek dertlerinin kendi canlarını korumak oluşu köydeki en hüzünlü günü olmuştur.

      Ahmet Celal’in köyde kaldığı vakitlerde zaman kavramı iyice zayıflamıştır, ayları birbirine karıştır onun için yalnızca mevsimlerin geçisi söz konusudur. Kadınlar da Ahmet Celale yaban gözüyle bakmaktadırlar. Yaban lafı önce Ahmet Celal’i çok kızdırır, fakat sonra anlar ki Anadolu köylüleri her yabancıya bu hitap ile seslenirler. Ahmet Celal, bir gün köylülere kendi damarlarında akan kan ile onların kanının bir olduğunu, aynı dili söylemekte olduklarını ve tarihin aynı sayfalarından geçtiklerini ispat etmek ister. Ahmet Celal yaban olmanın verdiği hissiyata bir türlü alışamaz. Kendisi ile köylüleri ayıran çemberi bir türlü aşamaz. Köylüler bakımından o hep ‘yabancıdır’, ‘yabandır.’ ‘Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk entelektül’i, Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir’ diyerek kendisini Türk aydını içerisinde bulunduğu köyü ise kendisinin ıssız dünyası sayar.

     Ahmet Celal, dünya ile bağlantısını tüm bu ücralığa rağmen koparmaz. İstanbul gazetelerini almaya devam eder. İnönü zaferini de, bu gazetelerden birinde öğrenmiştir. Köyde her önüne çıkan kişiye bu haberi anlatır. Köylüler, Ahmet Celal’in delirdiğini düşünür. O günlerde muhtar, birkaç gününü kasabada geçirmeye karar verir. Döndüğünde ise yeni fikirler edinse de bunları pek Ahmet Celal ile paylaşmaz. Fakat, Ahmet Celal bu fikirlerin arka planını öğrenmiştir. Muhtara göre, Kemal Paşa’nın açtığı yol, çıkmaz ve tehlikeli bir yoldur. Ahmet Celal bu fikirler karşısında sinirlenir, kendini tutamaz. Bu olaydan sonra Ahmet Celal’in çevresindekiler dağılır ve yaban giderek yalnızlaşır.

     Nisan ayının öğleden sonrası Ahmet Celal köyün dışına doğru yürür. Köyünün iki üç saat uzaklığındadır. Bir ufak korunun içinde bir dere görür ve dereye doğru ilerler. Sol tarafında genç bir kız olduğunu farkeder. Bu yeşil gözlü, uzunca yüzlü ve bembeyaz dişli kız uzaktan Ahmet Celal’e doğru gülümsemektedir. Aralarında hangi köyden olduklarına dair bir sohbet başlar. Kız, utanarak ağacın arkasına saklanır ve onu daha da utandırmak istemeyen Ahmet Celal, derenin diğer tarafına geçerek yoldan geri döner. Ahmet Celal, o günden beri kendine gelememiştir. Genç kıza ilk görüşte aşık olmuştur. O günden sonra Ahmet Celal, eskisi gibi olamamış ve genç kızı yeniden görmenin hayaliyle yaşamaktadır. Mehmet Celal daha sonraları öğrenir ki, yıllardır sevdiği yeşil gözlü kızın İsmail’in yavuklusu olduğunu üstüne de kendisinden ‘kolu yok bir herif’ olarak bahsedildiğini öğrenince yıkıntıya uğrar.

       Köyde ise, Mustafa Kemal Atatürk karşıtlığı hakimdir. Gelenlerin düşman orduları olmadığını, Avrupa adlı bir kraliçenin onları kurtarmak için gönderdiği evliyalar olduğunu düşünmektedirler. Köyün üzerinden düşman uçağı geçmekte ve kağıtlar atmaktadır. Kağıtlarda, ‘Eskişehir ve Kütahya’yı aldık. Yarın öbür gün buralara kadar geleceğiz. Sakın, yerinizden yurdunuzdan olmayınız.’ Yazmaktadır. Köylüler de bu yalan habere inanmakta ve gözleri sevinçle parlamaktadır. Milli felaketin geldiğini hisseden bir tek Mehmet Çavuş’tur. Bir gün Bekir Çavuş ve Mehmet Celal münakaşa yaşarlar. Bekir Çavuş, düşmanın İzmir’deyken nasıl olur da köylerinin kapısına kadar dayandıklarını merak etmekte Mehmet Celal ise ona vatanın bölünemez bir bütün olduğunu söylemektedir. Bekir Çavuş, Mehmet Celal’i Mustafa Kemal Paşa’dan yana olanlardan olduğu için suçlar. Mehmet Celal ise, ‘Bir insan Türk olur da nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz’ cevabını verir. Bekir Çavuş’un da ‘Biz Türk değiliz ki biz İslamız’ demesi üzerine Bekir Çavuşla konuşmasına son verir.

     Bir sabah, Mehmet Çavuş uyurken geliyorlar! Narasıyla uyanır. Düşman askerleri tozu dumana katarak yürüyorlar, köylerine giriyorlardır. Meydanda kimse yoktur ve düşman askerleri silahla Mehmet Çavuş’un evine girmişlerdir. Mehmet Çavuş, köylüleri ele vermese de düşman askerleri onun subay olduğunu öğrenince kendisinden rahatsızlık duyarlar ve odasını talan ederler. Mehmet Celal ise, tüm hikayesini not aldığı ve olayları anlattığı defterinin Anadolu savaşı ve bağımsızlık mücadelesi denilen büyük facianın tek tanıdık olduğunu düşünür. Düşman kıtası köyü sömürmeye devam etmektedir. Tüm köylüler bir meydanda toplanmışlar, askerlerin kendilerine ettikleri zulümleri çaresizce izliyorlardı. Bu kalabalık arasında Mehmet Celal ile Emine birbirine bakıyor, sanki ikisi de bu topraklardan el ele kaçmak istiyor gibiydi. En azından Mehmet Celal bunun böyle olduğunu düşünüyordu.

      Esir oldukları bir gece, Mehmet Cemal sürünerek Emine’nin yanına gitti. Sürünerek, erkeklerin arasına katılmasını söyledi. Emine ayağa kalkmadan bunları yaptı. Daha sonra Mehmet Celal, Emine’nin yanına gelmesini söyledi ve ikisi de sürünerek uzaklaşmaya başladılar. Düşman askerleri kaçtıklarını görerek ateş etti, Mehmet Celal ve Emine koşuyor, askerler ateş eder. Emine acıyla sendeler ve Mehmet Celal’e vuruldum der. Sol kalçasından vurulmuştur. Mehmet Celal ise göğsünde bir sızı hissede. Mehmet Celal gömleğiyle yarasını sarıp arkasına yaslanarak derin bir rüyaya dalar. Rüyada gördüğü, Türk aydını ile Türk köylüsünün arasında acıklı bir davadan hiçbir eser kalmadığıdır. Cehennem azabı olarak gördüğü köydeki tüm anıları, sağ göğsündeki yaradan sızarak boşalır. Başını Emine’nin dizlerine yaslar ve kendisini huzurlu hisseder. Biraz uyuyacağını şafağa doğru yola çıkacağını söyler. Emine’nin ise bacağının durumu iyi değildir. Kalkamaz. Mehmet Celal, defterini çıkarak son yaşadıklarını anlatır. Defterini, Emine’ye teslim eder ve göğsündeki sızı ile uzaklara doğru yine tek başına yürümeye başlar.

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin