Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Popüler olan bir gösterinin ardında neler bıraktığının izini sürmek bizi toplum bilimleriyle karşılaştırmaya devam ediyor. Etkileyici bir oyunculuk ve yüksek IMDB puanından başka Bodyguard dizisinin ardında bıraktığı şey korku toplumunda politikaların hayatımıza nasıl doğrudan sirayet ettiği ve bunların dünya genelinde göç ve uluslararası terörle etkileşime geçmesiydi. Son zamanlarda bu konular yalnızca Bodyguard’da arkaplan olarak konulmuyor, pekçok dizi uluslararası terörü ve güven kaybına tepki olarak güvenlik politikaları üreten yöneticileri konu alıyor. Bir yandan sosyolojik gerçeklere temas ederken dizide duyduğumuz diğer yinelemerden biri de politikacıların politikayı çoğu kez halkın inandığının aksine bir sorumluluk bilinci olarak değil, içinde yüksenilen bir meslek olarak görmeleri. Aslında bu sorun da son zamanlarda gittikçe artan endişeleri ve küresel manada ülkeleri ilgilendiren sorunları miyop politikalar üreterek toplumları uzun vadede zararlı çıkarıyor. Sayılanları terör, risk toplumu ve güvenlikleşme başlıkları altında Bodyguard dizisi örneğinden yola çıkarak incelemek mümkün.

Dizide bizleri oldukça yakından ilgilendirmeye başlayan ve olgu niteliğini taşıyan bir diğer konu da kişisel verilerin korunmasını ihlal eden devlet kontrolü uygulanması. Dizi Julia Montegue’nun, gerçekte ise 2015’te Theresa May ve partisinin İngiliz parlamentosuna sunduğu, istihbari birimlerin yetki alanını genişletirken şeffaflaştırmak amacını taşıdığını söylediği “Communcations Data Bill”i (İletişim Verileri Yasa Tasarısı), dizide RIPA (Regulation of Investigatory Powers Act) adıyla duyuyoruz. Muhafazakar Parti tarafından desteklenen bu yasa tasarısı özetle İngiltere’de bulunan vericilerden internete giren vatandaşların yapıp ettiği her şeyin hükümet tarafından gözlenebilir ve kontrol edilebilir olmasında yatıyor.

Terörün Temsili:

Kısa bir korku tarihi panoraması çizecek olursak eğer, yasanın ilk ortaya atılış tarihi 2000 yılına denk gelse de, yeni versiyonu 2015 yılında ortaya atıldı ve yeniden ortaya atılmasındaki temel sebepler arasında yerel terör örgütlerinin özellikler Orta Doğudan çıkıp siber ağları kullanması, Almanya, Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinde eylemler yapması, siber terörün yaygınlaşması, İngiltere’de şebeke kurma faaliyetlerinin görülmesi gibi olaylar gösteriliyor. Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, 2004’ten bu yana doksan dört ülkedeki terör saldırıları gittikçe artıyor[2]. Artan saldırılar ve terörist grupların küreselleşme basamaklarına uygun adımlar atar hale gelmeleri, toplumu iki uçlu bir seçimi yeniden yapmaya itti.

2. Harp’ten sonra Sartre ile birlikte insanın hayatını anlamlandırma sürecinde bireyselliğe ve yalnızlığa meyillenen, hatta artık klişeleşen “kalabalıklar içindeki yalnızlık” hissine geçişi ve insanın kendini arayışında ulus-devletin ve merkezileşen faşizmin ölümcül yan etkilerini görmesiyle gittikçe atomlaşan ve kopuklaşmaya başlayan, gelenekten uzaklaşan bir kültüre adım atıldı. Sartre’ın, Kafka’nın ve şiirde, örneğin Türkiye’de Turgut Uyarların dönemlerinde bunların izlerini çok anlamlı bir şekilde görmek mümkün. Daha sonra soğuk savaş döneminde nükleer gerginliklerin ve aşırı artan silah yatırımlarının verdiği gerilim seksenlerin sonlarına doğru Orta Doğu’da yeniden yükselen savaş çığlıklarıyla ve bu silahları ele geçiren hükümet dışı grupların terör eylemlerine başlamasıyla “uluslararası korku”larda yeni bir dönem başladı[3]. Bu dönemler daha çok mahalle kültürünün atılıp modernliğin nizamcılığın ve şehirciliğin yan etkilerini gösterdiği, tüketim çılgınlığına giden yolun ilk basamaklarında, hatta Batı’da Soğuk Savaş dönemi muhafakar politikacılarının bile “neo-conservatism” modelini benimsediklerini ifade edelim. Bu politikalar her ne kadar teorideki kadar berrak olmasa da, aslen bireye karışmamayı ve aileyi modern zamandaki gibi çok da teşvik etmek zorunluluğunun güdülmediğini temsil ediyordu. Fakat 1970lerden ve özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra değişen en temel şey, bu bireysel özgürlüklerin insanları koruyup koruyamacağıydı. Bireysel özgürlüğümüz için şeffaf sınırlar, topraksız ağalar[4] tam bir teşvik modeliydi, artık bu yeni çağda başarılı olarak adlandırılabilmek içinse mobil olmak gerekiyordu. Bu mobillik ve sınırların şeffaflaşması, uluslararası pazarda kültürlerin birbirine karışması, endüstriyel devlerin yeni kültürlerle küçüklerin kültürlerini ekonomik kâr sebebiyle kuşatmış gözükmesi meşhur “Ulus-devletlerin sonu mu?” tartışmalarını beraber getirmişti. Çok da haksız bir soru değildi çünkü bu mobillik ve tüketim çılgınlığı, görünürdeki ürün seçme özgürlüğü aynı zamanda kişilerin kendilerini kendi yarattıkları kimliklerle tanımlamalarını sağlıyor, bu da bireysel yatırımı ve özgürlüğü tamamlıyordu. Ta ki 11 Eylül saldırıları Batı’yı sarsana kadar.

11 Eylül’den sonra sosyolog Bauman’ın da çeşitli platformlarda savunduğu gibi korkunun kaynağı ve modeli el değiştirdi, devletin herhangi bir müdahalesi özgürlük isteyen bireyler için bir Leviathan (canavar) iken, 11 Eylül’den sonra birbirine ve küreselleşmenin getirdiği “öteki dünyada yaşayan teröristler” korkusuna büründü[5]. 11 Eylül terörün ve kanın yalnızca Orta Doğu’da değil, dünyanın her yerinde, başkentin merkezinde dahi olabileceğini göstermişti. ABD’de maalesef son zamanlarda sayıları artan silahlı kitlesel saldırılar (mass shooting) ise terörün (domestic terror) hemen komşunuzdan gelebileceğine de bir işaretti. Bu saldırılar insanlardaki “öteki” tanımlamasını ve algısını 2010’lardan sonra yerle bir etmeye başladı. İnsanların bu saldırılar karşısında psikolojilerini nasıl koruyabilecekleri konu olmaya başladı, saldırıların arkasında yatan politik ve sosyal sebepler miydi yoksa bireysel psikolojik sorular mı[6]? ABD’de bireysel silahlanma, İngiltere’de is Bodyguard dizisinin konusu olan iç istihbarat yasalarının artırılması panoptikon (“Büyük Göz” misali) devleti çağırmaya başladı. Terörü çekmemek adına dış operasyonların yavaş yavaş azaldığı ve kamu oyunun desteğini kaybettiği bir durumda, reaksiyonun kendi insanlarını izlemek yönünde olması çok da kaçınılmaz değildi. Böylece sebepleri kendi içerisinde korkuya dayanan RIPA yasası, bir diğer yandan da İngiliz yöneticilerin muhaliflerini elimine edtmesini sağlıyordu.

Taliban’la Afganistan’da savaşan David Budd (Richard Madden), savaş gerçeğini ve Afganistan’daki savaşın yalnızca ölüm getirdiğini yerinde görmüş bir karakteri temsil ediyor. Henüz dizinin ilk bölümünde canlı bomba yeleği giyen Nadia’yla diyalog kurabilmesi onun “öteki” insanları Las Casas’ın İspanya’yı fethinde anlattığı üzere başka ırktan olan yabancı insanları da bir insan gibi kabullenmesi olmuştu. Özgür nefes alabilmenin yeleklerden ve başkalarının savaş emirlerinden azade olduğunu düşünüyordu. Nitekim ilk kurşunu atanın savaşta gereksiz yere bulunan hükümetlerin olduğunu düşündüğünü daha sonraki bölümlerde aktarıyordu. Olan yalnızca insanları terörize etmek ve saldırıları kendi üzerine çekmekti. Çünkü savaş durumu, Orta Doğu kökenli insanların silah ve bombalarla büyümesinin sebeplerindendi. İç İşleri Bakanı Montegeu’nün yasa tasarısını ve dış operasyon taleplerine öfkelenen Budd, politikanın gerçeklerden ne kadar uzak kaldığını izleyiciye aktarmaya çalışıyordu. Korku toplumunda bombanın nerede patlayacağının bilinememesi ve saldırıların hem içeriden hem de dışarıdan kaynaklanması, izleycide bir gerilim havası yaratıyor. Bu hava, anlatılmaya çalışıldığı üzere, gerçek hayattan kopuk bir durum değil. Olaylar her ne kadar kurgu olsa da bazı duygular bir kurgunun sonucu değildi.

Güvenlikleşme Tepkisi:

Zygmunt Bauman, “…’Yasa ve düzen kuvvetleri’ne, esas itibariyle aktif polis gücüne ve hapishane hizmetlerine devlet bütçesinden ayrılan pay bütün dünyada artıyor.”[6] derken ciddi manada içimize sokulan korkulara karşı aldığımız tedbirlerden bahsediyordu. Toplumlar, sınırları ortadan kalkmaya devam eden dünyada arı kovanlarına dönmeye, doğrudan bir merkez tarafından yönetilmemeye, talep karşılığında verilen tüketim mücadelesi içerisinde büyük ölçekte ekonomik arz-talep dengesiyle ilerlerken, bu dengeye güvenlik girdiğinde işler farklı yönde gitmeye başladı. Böylece güvenlik muhafızları ve sağlayıcıları kendilerini yadsınamaz, arzulanmaması düşünülemez bir ihtiyaç olarak sundular[7]. Daha evvelden belirtilenler ışığında anlaşılabileceği gibi, RIPA yasası da bu durumun somut bir şekilde dışa vurumu ve yasallaştırılması çabasıydı. 2015’te gerçekleşen Paris saldırılarında olağanüstü hâl ilan edilmiş ve Fransa ulusal sınırları giriş-çıkışa kapatılmıştı[8]. Bu bir süreliğine geçici bir önlem olsa da devam eden süreçte bir yerellikleri ve küreselleşmeye ayak uyduramayan insanların yerelliklerini bir araya toplama fırsatıydı. Bu saldırıların haricinde hem artarak gelen ve Avrupa’yı kasıp kavuran göç dalgaları, hem de büyüyen ve daha fazla akışkan kültüre ihtiyaç duyan tüketim kültürü birbiriyle aynı var olarak gözlemciyi ilginç bir çıkmaza sürüklüyor.

İnsanlar bireysel özgürlükleriyle ulusal güvenlikleri arasında bir tercih yapmak durumunda kalıyor. Ulusal güvenliği seçtikçe yerellikler artıyor, yerellikleri arttıranları reddettikçe onların kendi duvarlarını birer kale gibi örmelerine sebep oluyor. Yani başında küreselleşme, en alt tabakasındaysa yerelleşme olan ve biribirini kışkıştırtan iki durum bu. Bauman’ın tespit ettiği üzere hareket hâlinde bir yaşam sürmek küreselleşme çağındaki “iyi hayat” yaşamayı temsil ederken hareket kabiliyetine sahip olamayanlar düzen dışı kalıyorlardı. Bunlar yerellerdi ve yerellerin hareket halinde olanların istekleri dolayısıyla, yani bir diğer hareket halindeki saldırgan yabancılardan duydukları korkuyla kısıtlamalara gidilmesini istemesiyse güvenlikleşmeyi, izleyen, gözleyen ve müdahalelerini artıran devlet modelini çağırdı.

Özetlemek gerekirse, politik birimler küreselleşmeyle toprağa bağlı hakimiyetlerini kaybetmiş, mobil olabilen vatandaşlar iyi bir hayat sürüyor ve zengin olabiliyorken yerel ve taşra insanı bu durumda “kötü” hayat sürüyordu. Fakat hayatın bu seyrini değiştiren ve insanları güvenlik toplumuna sürükleyen şey terör saldırılarının artık her yerde olmasıydı. İnsanlar güvensizliğe düşmüştü ve politik birimler bu kez toprağa bağlı hakimiyetlerini halklarını korumak adına yeniden sağlarlarken tüketim endüstrisine bağlı bireysel özgürlükler suya düştü. Çeşitli ürün, kıyafet ve ülke vatandaşlarının Batı ülkelerine girişlerinin yasaklanmaya başlaması bireysel özgürlüklerin zarar görmeye başlamasına örneklerden yalnızca ilk akla gelenleri. Böylece Bodyguard dizisinin bizlere hissettirdiği korku ve güvenlikleşen toplumun getirdiği yeni ifşaat riskleri, toplumların özgürlük-güvenlik takaslarındaki sonu gelmeyen ıstıraplarını ve optimum değeri nasıl kaçırdıklarını bizlere anlatıyor. Hobbes’a dönüşü simgeleyen bir ifadeyle, her halükarda bir yanda insan insanın kurduyken diğer yanda katılaşan toplum insanın kurdu oluyor.

bodyguard RIPA ile ilgili görsel sonucu

Kaynakça

[1] ec.europa.eu/knowledge4policy/foresight/topic/changing-security-paradigm/impact-terrorism_en

[2] Shimko, Keith. International Relations: Perspective, Controversies, and Readings. Fifth Edition. Cengage Learning, Boston: 2016.

[3] Bauman, Zygmunt. Retrotopya. 2017

[4], [6] Bauman, Zygmunt. Küreselleşme/Toplumsal Sonuçları, Çeviren: Abdullah Yılmaz. Ayrıntı Yayınları: 2018.

[5] Vakoch, Douglas. 4 Ways to Deal with the Aftermath of Mass Shootings. Psychology Today, 4 Ağustos 2019. psychologytoday.com/intl/blog/home-in-the-cosmos/201908/4-ways-deal-the-aftermath-mass-shootings .

[7] Bauman, Zygmunt. Kapımızdaki Yabancılar, Çeviri: Emre Borca. Ayrıntı, İstanbul: 2018.

[8] huffpost.com/entry/paris-shooting-explosion_n_564651e4e4b0603773490a2f

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin