
Bu fotoğrafı, nefesim bitene dek koşmadan iki saniye öncesinde çektim. Bu anımın tek şahidi bu fotoğraftır.
Sadece birazcık geçmişe dönmek isteyişimin kanıtı.
Bu güneş ise nefesim bittiğinde battı. Benim tüm güneşlerim battı. Öğrendiklerim midemi bulandırdı.
Sevmekti tek günahım,
kıymetti.
Koştum. Acım dinene kadar koştum. Ağlayarak ölene kadar koştum.
Kaldırıma yakın tarafta kırmızı ışıkta beklerken normal insan hızından daha hızlı koşan birini gördüm. Işık yeşile dönene dek çoktan gözle görülebilecek kıvamdan çıkmıştı. O iki saniye ya da daha kısa sürede -süreler garip- ağlama sesi bu koşuşu merak etmeme neden olmuştu. Ağlama sesini gülmelerden daha net ayırıyordum. Her neyse, ışık yeşile döndüğünde kaldırıma yakın taraftan arabayı kullanmaya, gözlerimle de koşanı aramaya devam ettim. Araba kullanma yeteneğim gelişmişti, gözlerimle hem yola hem etrafa hızlı hızlı bakabiliyordum. Benim de gözlerim hızlıdır dedim içimden. Güzeldir de. Ama artık o durmuştu. Kaldırıma oturmuştu. Karşıya bakıyordu gözlerini kırpmadan. Hikaye anlatayım diye yalan söylemeyeyim şimdi, gözlerini kırpıp kırpmadığını birazcık görebilmiştim, sadece o baktığım anda kırpmamıştı. Donuktu yalnız, burdan oraya kadar donuk. İnip inmemekte kısa bir utangaçlık yaşadıktan sonra, bilmiş cesaretiyle yanına gittim. Bilmiş cesareti vardı bende.
Neyin var dedim, neyin var?
İki kez sormak zorunda kaldım ilkinde sesim kısık çıktı biraz, suçluluktan.
Senin neyin var dedi, senin araban var, bu güzel, ben yabancıyım sen yabancısın, şimdi senin arabana binsem aklında kırk soru olur, sen beni arabana çağırsan aklımda kırk soru olur, kırk sorulardan nefret ederim. Şimdi sen git en iyisi, benim bir şeyim yok batan güneşten başka.
İkimiz aynı anda soru sormadan arabaya binersek, sözleşmiş de yola çıkmış gibi oluruz. Üç deyince kalkalım, güneşin battığı yerde birer türk kahvesi içeriz az şekerli her zamankinden. Sen ağlarsın, ben de gözlerini kırpıp kırpmadığına bakarım, yine yabancı kalırız.
Üç.
Biz artık seninle iki yabancıyız sanki üç yabancı olurmuş gibi.
İkimizin arası, sadece ikimizin arasındaydı.
Şimdi tek kaldı. Her şey tek, en sevdiğim değil mi, en sevdiğim tek ve bir ve vazgeçilmez ve eşsiz olmak telaşı.
Hiçbir şey aramızda olmayacak artık.
Senin oyunlarına harcanacak kıymetim kalmadı, baktım ceplerime çekmecelerime kalmadı, kalmadım, kendim dahil.
Sertçe masaya elini vurdu, kahve sarsıldı, bense gözlerini kırpmayışına adapte olup söylediklerinden kaçmaya çalışıyordum.
Beni yaktın, gülerek yandım.
İttin, incittin, sana verecek sevgim öldü.
Sevgi öldü.
Beni sevdiğini söylerdin ya, bir yabancıyı işte, bir yabancıyı nasıl sevebilirsen o kadardı.
İnkar etme, susmayacağım araya girme diye.
Öfke doluyum.
Ağzından çıkacak hiçbir harfe en ufak bir inancım kalmadı.
İnanç da öldü.
İçimde iyiye meyletmiş her şey,
Öldü.
Şimdi, güneşin batışını ile beni yalnız bırak ve tek harf seslendirmeden buradan git.
Beni artık yalnız bırak.
Biz seninle iki yabancıyız artık.
Bir daha asla tanışmayacağız.
zeynep seden








































