Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Stefan Zweig en sevdiğim yazarlardan biri. Neredeyse tüm kitaplarını okudum ama beni Zweig ile tanıştıran ve çok sevmemi sağlayan eser ‘’Satranç’’ oldu. Her ne kadar masumane bir satranç öyküsünü anlatsa da aslında içerisinde metaforlara oldukça yer vermiş ve kendi hayatının ölümden önceki, buna sebep olabilecek nedenleri anlatmış sevgili Zweig.

Avusturyalı bir yahudi olan Zweig, Nazi rejimi boyunca vatanından ayrı kalmış, gittiği çeşitli ülkelerde köksüz bir hayat mücadelesi vermeye çalışmış. İnsanın bir yere ait olamama hissi, yapayalnız kalma hissi. Ne kadar da zordur. Sürekli diken üzerinde gibidir insan.

O dönemlerde Nazi rejimi hem yahudilere karşı savaş açmakta hem de kendi rejimlerine ters fikirlerde olan yazar ve sanatçılara karşı savaş açmakta idiler. Hem fiziksel hem zihinsel ait olamama hissi… Zweig için ne kadar da zor bir savaş. Satranç da derinlemesine okunup yorumlandığı zaman, yazarın kendi hayatının genel bir portresini gösterir bize.

 ”İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız…”

Hikaye bir vapur yolculuğunda başlar. Bir yanda saplantılı bir şekilde hayatı satranç üzerine kurulu olan, yetişme tarzı sebebiyle hayal gücünden yoksun, ancak maddesel düşünebilen ve kazandığı her bir yarıştan maddi kazanç da elde etmeyi amaçlayıp, başaran ünlü bir dünya satranç şampiyonu Czentoviç, diğer yanda amatör bir satranç tutkunu ve hayatında hiç gerçek taşlar ve satranç tahtası ile satranç oynamamış, Nazilerin elinden kurtulmuş bir savaş esiri Dr. B.

”Kendime karşı oynamaya kalkıştığım andan itibaren, bilinçsizce meydan okumaya başlıyordum. Siyah ve beyazdan oluşan her iki ben de yarışa girişmeden edemiyordu ve her ikisi de yenmek, kazanmak için kendine göre bir hırsa, bir sabırsızlığa kapılıyordu; siyah olan ben, beyaz olan benin yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu. Bir tanesi bir yanlış yapınca, öteki ben sevinçten havalara uçuyor ve aynı anda da kendi beceriksizliğine kızıyordu.”

Evet, Dr. B. hiç gerçek bir tahta üstünde, gerçek piyonlarla satranç oynamamıştır. Dr. B bir avukat, Nazi yönetimi tarafından, müvekkilleri hakkında bilgi edinilmek üzere tutuklanır. Bu yönetimin bilgi edinme yöntemi, psikolojik işkence yöntemlerinden biri olan hiçlik duygusu ile benliğin yok edilmesi üzerinedir. Yaşamının hiçbir anlam ifade etmemeye başladığı zamanlarında Dr. B. bir rastlantı sonucu ufak satranç kitabı bulur ve çalar. Gizlice ezberleyerek kendi zihninde kendisi ile satranç oynamaya başlar. İşkencenin sıradanlığına ve tek düzeliğine baş kaldırır kendince. Başlangıçta gayet masum bir şekilde zaman geçirmek için bunu yapan kahramanımız, insani duygularımızdan en riskli olanı hırsa kapılıp zihninde siyah ve beyaz ayrı karakter oluşturur. İkisini de birbirleriyle ölümüne yarışacak hırsta olan karakterlere dönüştürür ve satrancın her ihtimalini oynarlar.

”Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.”

Zaman içerisinde Nazilerin elinden kurtulup bir gemi seyahatinde Czentoviç ile karşılaşır. Ve ikisinin satranç maçı anlatılmaya başlanır. Siyah ve beyaz taşların savaşı, iyi ile kötü arasındaki savaştır aslında.

”Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla…”

Zweig’in son kitabıdır. Yaşamının son anı şöyledir; Bir soda şişesinin içerisine zehir ilave eder ve büyük büyük yudumlar alarak şişeyi eşine uzatır. ‘’Eğer yanıma gelmek dileğindeysen bunu istediğin zaman yapabilirsin.’’ Der. Eşi Lotte ‘’Beni seviyor musun?’’ diye sorar. Zweig ‘’Evet’’ cevabını verir. Lotte şişenin içinde kalan tüm zehri içer ve eşinin yanına uzanır.

”En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir…” –Montaigne.

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin