“Dünyanın hiçbir yerinde servetler, İstanbul’daki kadar çabuk el değiştirmez.”

Bir Zülfü Livaneli romanı olan Leyla’nın Evi, trajik hikayesi ile oldukça dikkat çekici bir yapıt. Öyle ki ,farklı çevrelerde yaşayan, bir araya gelme ihtimalleri bulunmayan, farklı jenerasyonların insanları olan kişileri ortak bir noktada buluşturarak, toplumun kendisiyle ve yakın tarihiyle buluşmasını sağlayan bu roman, okuyucuyu sürükleyen, akıcı dili ve farklı  hikayesi ile bir çırpıda okunabilecek bir eserdir. Ayrıca kitap yayımlandıktan bir süre sonra tiyatroya uyarlanmış ve izleyicilerin de oldukça beğenisini almıştır.
Roman, Bosnalılar yalısının sahibi olan Hüseyin Avni Paşa’nın torunu Leyla Hanım’ın doğup büyüdüğü, ailesinden yadigar olan yalıdan apar topar çıkartılması ile başlamaktadır. Elinde yalının bahçesindeki küçük evin tapusu olmasına rağmen evinden neden atıldığını bir türlü anlayamayan Leyla Hanım yalının kapısının önünde bavulunun üzerine oturur ve adaletin yerini bulmasını bekler. Yılların ‘Büyük Hanım’ını kapının önünde gören mahalleliler bu duruma üzülüp evlerine davet etseler de gururlu bir paşazade olan Leyla Hanım bu davetleri reddeder.Belli bir süre sonra yaşlı kadının evinin önünde sabahlaması bir haber konusu haline gelir. Gazeteci olmak için gayret sarf eden Yusuf da bu haber için yollara düşer. Üstelik bir yandan da çocukluğundan beri tanıdığı ve çok sevdiği Leyla Hanım’a yardım etmek istemektedir. Kimseden yardım kabul etmeyen Leyla Hanım, Yusuf’un davetini kabul eder. Oysa Leyla Hanım’ı Cihangir’deki bu evde istemeyecek biri bulunmaktadır. O kişi de Yusuf’un kız arkadaşı olan Rukiye’dir. (Asi kişiliği nedeniyle Roxy adını kullanmaktadır.) Roxy, Almanya’da doğmuş,ailevi ilişkileri pek iyi olmayan ,hip-hop’la ilgilenen,özgür ruhlu bir kişiliktir.Cihangir’deki eve Leyla Hanım geçici bir süreliğine yerleşir. Bu olaydan sonraki bölümler karakterlerin birbirlerini tanımaları ve birbirlerini anlamaya başlamaları üzerine kuruludur. Öyle ki belli bir süre sonra karakterler birbirlerinin hayatlarına dokunmaya ve birbirlerine güzellikler katmaya başlarlar.Bambaşka hayatlara,bambaşka yaşanmışlıklara sahip olan bu insanlar,oturup konuşacakları, birbirlerine yardım edecekleri, hatta birbirlerini yönlendirecekleri konuları olduğunun farkına varırlar.Yalının yeni sahipleri olan Ömer Bey, Necla Hanım ve Ömer Bey’in babası olan Ali Yekta Bey de romanda öne çıkan diğer karakterlerdir. Özellikle Ali Yekta Bey’in hikayesi de Leyla Hanım’ınki kadar dikkat çekici gözükmektedir. Dededen beri uşak olan Ali Yekta Bey’in efendi olma mücadelesi ,gelininin yalı hırsı ve oğlunu gelinine kaptırmış olmanın mutsuzluğu ile kendini oldukça yalnız hisseden Ali Yekta Bey’in hali ,evsiz kalan Leyla Hanım’dan daha acınasıdır.İşgal yıllarının İstanbul’undan Cumhuriyet yıllarının İstanbul’una,doğu kültüründen batı kültürüne,göçmen sorunundan mülk paylaşımına, siyasal konulardan aidiyet duygusuna kadar birçok konudan romanda bahsedilmiştir.Romandaki tasvirler oldukça gerçekçidir. Romanın içeriği ile ilgili üzerinde durulması gereken çok fazla nokta bulunmaktadır.Fakat henüz okumayanlar için ayrıntıya girmenin doğru olmadığı kanısındayım.
Merkezine ev kavramının yerleştirildiği, evin dört duvardan çok daha fazlası anlamına geldiğini ,mülk mücadelesinin bedelinin nasıl ödendiğini oldukça güzel anlatan,yer yer trajik yer yer umut dolu olan bu eseri okumak isteyenlere, sevgiyle…

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin