Bir İdam Mahkûmunun Son Günü | 24 Alıntı

100
Gece Modu

Edebiyatın en hümanist romanlarından biri olarak kabul edilen Bir İdam Mahkûmunun Son Günü‘nde, ölümü; nefesinden daha yakın hisseden bir adamın saatlerine, dakikalarına, saniyelerine konuk oluyoruz. “Buna yaşamak denir mi?” sorusunun cevaplarını aradığımız bu romandan, birkaç alıntı hazırladık. Keyifli okumalar…

  1. Bir zamanlar -sanki haftalar değil de yıllar öncesiymiş gibi geliyor- ben de herhangi bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın anlamı vardı. (s.7)
  2. Vücudum hücrede zincirlere bağlı, ruhum gerçeğe esir hâlde. Korkunç, merhametsiz, dinmez bir gerçek! Artık aklımda sadece tek düşünce, tek gerçek var: İdam Mahkûmu! (s.7)
  3. Ne yaparsam yapayım, gerçekten kaçamıyorum! Yalnız, kıskanç, dalgınlıkla beni her şeyden uzaklaştıran bu berbat düşünce hayalet gibi her zaman yanımda. (s.7)
  4. Giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının arasında duran, fişek çantası ışıldayan nöbetçi askerin siluetinde bile kendini gösteren bu korkunç gerçeği görmem için gizemli ses kulağıma şöyle fısıldıyor: “İdam Mahkûmu!” (s.8)
  5. Tam karşımda ardına kadar açık pencereden rıhtımda çiçek satan kadınların gülüşleri duyuluyordu. Pencerenin kenarında, şirin, sarı renkli ve küçücük bir çiçek gün ışığına doymuş hâlde taş çatlağının üstünde rüzgârla dans ediyordu. Her şey bu kadar güzelken o korkunç son nasıl çıkabilirdi ki? (s.12)
  6. “Bütün insanlar, sonu belirsiz bir infaza mahkûmdur.” (s.14)
  7. Çıplak soğuk taştan dört duvar arasında esir edilmiş; adım atabileceğim özgürlükten, görebileceğim ufuktan mahrumken kapıdaki gözetleme deliğinde süzülen ışığın, karşıdaki karanlık duvara yansıttığı beyazımtırak şeklin ağır ağır hareket etmesini gün boyunca kurulmuş makine gibi seyrederek zaman geçirmek tek meşguliyetim. (s.18)
  8. Bu yazdıklarımın tümü, bir gün bir başkalarına faydalı olsa. İdam kararı vermeye hazırlanan hâkimlere engel olsa. Suçlu ya da suçsuz, zavallı insanları benim yaşadığım ölüm acısından kurtarsa… Üzerine bir kere çıktıktan sonra darağacını yok etmek mümkün mü? Bunun bana ne faydası olacak? (s.20)
  9. İlkbahar, çiçekle dolu tarlalar. Sonra güneş, her sabah ötüşen kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat… Ne yazık ki bunların hiçbiri benim değil! (s.20)
  10. Baş ucumla aynı hizada, içinden bir okun geçtiği alev alev iki kalp ve üstünde şu kelimeler yazılıydı: “Yaşama tutkusu.” O zavallının hayalleri kesinlikle çok uzun sürmemiştir. Onun yan tarafında ise, üç köşeli bir şapka ve şapkanın altına gelişigüzel çizilmiş küçük bir yüz ile şu sözcükler: “Yaşasın İmparator! 1824.” (s.24)
  11. Sanki bu odanın içi hiç boş kalmamış gibi hâlâ sıcaktı ve şimdi burayı bana bırakmışlardı. Ben de onların yolunda yürüyecek, sıra bana geldiği gün otlarla kaplı Clamart Mezarlığı’nda onların yanına gidecektim. (s.26)
  12. Tanrım! Hapishane, ne kadar da iğrenç bir yer! Her şeyi kirleten kin var. Her şey, hatta on beş yaşındaki kızın şarkısı bile soluyor! Orada bir kuş buluyorsunuz, bakıyorsunuz, kuş çamur içinde. Elinize güzel bir çiçek alıp kokluyorsunuz, pis kokuyor. (s.44)
  13. Bu gardiyanlar etten ve kemikten yapılmış hapishane… Beni güzel güzel besliyor, sarıp sarmalıyor, sonuma hazırlıyordu. Taş duvarların arasına kapatıyor, demir kilitlerinin arkasına saklıyor, hapsediyor ve gözleriyle beni gözetliyor. Ah! Zavallı ben! Ne olacağım şimdi? Ne yapacaklar bana? (s.47)
  14. Revirin kapısının tam önünde, ölüme sayılı günleri kalan yaşlı bir adam “Görüşmek üzere!” diye bana seslendi. (s.50)
  15. Onlar beni iki tekerlekle mezara gömmeden önce duvarları yıkabilecek kadar büyük umutsuzlukla avluya son kez baktım. (s.50)
  16. Araba durduğu an kalbim duracak kadar hızlı atmaya başladı. Kendimi toparladım. Yıldırım hızıyla açılan kapının ardından tekerlekli hücreden dışarı atladım ve iki grup hâlinde sıralanmış olan askerlerin arasından hızlı adımlarla yürüyerek kemerli kapıdan içeri girdim. Geçeceğim yerlerde daha şimdiden insanlar toplanmıştı. (s.57)
  17. Bana “Hey, dostum!” dedi. “Fazla cesaretli görünmüyorsun. Ölüm karşısında korkmamalısın. Evet! Meydanda çok kötü bir zaman geçireceksin ama sonrasında her şey bitmiş olacak. Başının düştüğü anı sana anlatmak için o an orada bulunmak isterdim doğrusu. (s.62)
  18. Tarifsiz bir acının ve öfkenin yüreğimi kapladığını hissediyordum. Sanki safra kesem patlamıştı. Ölüm, insanı ne kadar da isyankâr yapıyor…(s.64)
  19. Tanrım! Keşke affetseler beni! Kim bilir, belki de affederler. Kral bana dargın değildir. (s.68)
  20. Gözlerimi kapattım ve yüzümü ellerimin arasına alarak unutmaya, geçmişi hatırlayarak unutmaya çalıştım. Hayal kurarken çocukluğumun ve gençliğimin hatıraları gözümün önünde birer birer canlandı. (s.76)
  21. İdamın çok güç bir şey olmadığını, insanın ıstırap çekmediğini, rahat bir son olduğunu ve bu şekilde ölümün çok kolay olduğunu anlatıyorlar. Ah! Kimse altı hafta süren can çekişme ve gün boyunca devam eden hırıltıdan bahsetmiyor. (s.82)
  22. Onlar düşüncede bile olsa, acaba aşağı inen o ağır ve keskin bıçağın eti böldüğü, sinirleri kestiği ve omuru parçaladığı sırada onu yaşayan insanın yerine kendilerini koymuşlar mıdır? Sanmıyorum. Yarım saniyecik bir süre! Bir anda ustalıkla yok edilen bir acı! Korkunç! (s.83)
  23. Bütün bu halk gülecek, ellerini çırpacak, alkışlayacak ve bir idamı seyretmek için neşeyle koşuşan, bu özgür ve bilinmeyen zindancılar içinde, alanı dolduracak bu kalabalıkta er veya geç sepete düşecek başımla aynı kaderi paylaşacak birçok kafa olacak. (s.92)
  24. Boynuma değen çeliğin soğukluğunu hissedince ürpererek sarsıldım ve boğazımdan boğuk bir feryat çıktı. Adamın eli titremeye başladı. “Affedersiniz bayım! Canınızı mı acıttım?” dedi. Doğrusu bu cellatlar da pek hoş adamlar. (s.95)

Victor Hugo, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Karbon Kitaplar, 2019

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin