
Yıllarca aşina olup benimsediğim beden dediğimi tanımadığım insanoğlunun çemberi dışında bırakıp gitmek… Tek yaptığım şey bu gibi gelse de bana tarifsiz fiiller yaşamışım gibi geliyor en çok. Şimdi yepyeni bir şehirde yenilikleri yaşamak üzere arabanın, asfaltın kokusunun, penceremin o kirli camının, tenime değen bozkır ayazının ardı; son sarılmadan sonra ellerimin boşlukta çaresizliğine sebep olan ve tüm saydıklarımın kalanı olan. Aylardan eylül ve ruhun neme ihtiyaç duyması lazım geldiğini hep bu bozkırlardan geçerken anlıyorum. Bozkır demişken senenin kışı erken geldi dedirten ayaz arabanın tekerleri güneye inerken dahi hissediliyor.
Arabanın tekerleri dönerken anılar da dönüyor geçmişten. Yaşadığımız her anı bir parçayı bin bir parça edercesine kırılıyor, anılar da aynalar kadar sahiciymiş, bunun da böyle olacağı varmış diyorum. Bitmek tükenmek bilmeyen yollarda tekerlekler eziyor anıların kırıklarını. Tekerlekler dönüyor dönüyor ve paramparça ediyor. Keşke bu yolculuk bir gemide ya da bir trende gerçekleşiyor olsaydı. Şimdi bu yaşananlar geminin dümenine, trenin vagonuna heveslendiriyor. Belki anılar kırılmazdı yaşananlar hatırına, tren yolculuğunda karalanan şiirler hatrına, gemilerde gezen seyir defterleri hatrına.
Ellerime bakıyorum, arabanın penceresini kapatmaya yeltenirken kokusunun sinmişliği aklıma geliyor, kokusu geçmesin diye ellerim hiçbir yere dokunmamak için başkaldırıda. Dört saat öncesinde parmak izlerini bırakmışken buralara, şimdi acının sancısından, korkumdan, bir şeylerin geçmesinden dokunamıyorum.
İlk kez gökyüzünde asılı kalanın eşliğiyle ve bunun farkındalığıyla yolculuk ediyorum. Âh Dolunay! Yıldızlar Yeni Ayda gözyaşlarımı belli etmezdi de Dolunay akan her yaşımı, yaşımın yolunu dahi aydınlatmıştı. Işımaların yüzümü aydınlatmasıyla kalbimin de bahsettiğim kırıklarla düşünecek ne çok şeyi olmuştu. Daha önce hiç akıtmamış olmalıyım anılara gözümden düşenleri…
Eğer bir insan herkesin her şeyi olabiliyorsa her şey olanın geride kaldığını görmek ‘hiçbir şey’ kadar sevimsiz geliyor.
Geride kalanın evlat, dost, afacan çocuk, kalbin o şaşırma hali, ısrarla bencilliğini koruyan ve dünyadaki tüm rağmenlere meydan okuyacak güzellikte olduğunu biliyorum. Gözümde bağlı olduğu şeylerden kopamayan, ilkokula yeni başlamışcasına…
Birinci yaş. İkinci yaş. Üçüncü ya… On yedin… Bin birinci.
Gözyaşlarım ne şimdi kağıtlara iz yapacak kadar az ne sonra ellerimin tersiyle sileceği kadar fazla.
Bin bir yaş etmeden gözyaşlarım, yolculuğum, evimin bahçesine geldiğimde son buluyor. İnsanın iç yolculuğuna arabalar şahit eder miymiş hiç? Ediyor. Bu ne çok şahitlik.
-Bin yaşın ardından bilmem kaçıncı gün-
Pusulam kuzeyi gösterirken tek başımayım yollarda.
Anne ve babamı bırakmak koyuyor kalbime sancısını en çok da. Her şey bildiğim yolculuğuma el sallamıyor. Böyle umarsızken ben öyle küçümseyici bakıyorum ki yüksekten amansızlığıma. Yalnız arabalar değil otobüsler de şahitlik edermiş meğer insanın iç yolculuğuna.
Bin birinci yaşım şimdi yolunu buluyor. Sanki bu kez kırılmayan yanlarım da kırılıyor da yalın ayak koşarcasına acı vererek ilerliyor saat.
Bin ikinci yaşım pervasızlıklara. Bin üçüncü yaşım rağmenlere. Bin dördüncü yaşım…
İki bin birinci yaşımda yolculuk bitiyor. En yakın arkadaşım kucak açarak karşılıyor beni. Sanki hiç ağlamamışçasına huzur dolu sarılıyorum. Bir yerlerde sizi karşılıksız seven, bekleyen ve ruhunuzu asla unutmayan birileri hep varken ruhların sıkı sıkı sarılmaması ne de çok imkansıza kaçan.
Bin birinci yaşın neyi ifade ettiğini ancak ruhumun da kırılmasıyla fark etsem de susuyorum. Önce anılar kırıldı sonra kalbim ve hatta ruhum. Kırılmayan yanlarım bile kalmamışken artık kırılmayan ne kaldı aynalardan başka? Onlar da kırılırsa nasıl şahit olunur gerçeklere?
Gizem ŞAHİN








































