Ben Bu Sokakları Biliyorum: Şiirimizde Mikro Mekan

Bazen izlediğimiz bir filmde başımıza gelir, bazen okuduğumuz bir romanda: bizi peşinden sürükleyen o başkarakter bir şekilde bildiğimiz bir caddenin köşesinden dönüverir. O andan itibaren daha başka ellerle okumaya sarılır, daha dikkatli izleriz. Çünkü işte daha geçen hafta geçtiğimiz o sokak lambasının altından geçiyoruzdur bizi sürükleyen bir hikayenin içinde.

Peki bu duyguyu bize yalnız bir olay akışı olan eserler mi yaşatır? Benim buna cevabım hayır. Zira aynı tanıdıklık duygusuna pek çok şiirde geçen sokak, cadde, pasaj, semt isimleriyle rastlamak mümkün. İşte ben de bu yazımda sizler için şiirimizden tanıdıklık hissi uyandıran mikro-mekan örneklerini derledim.

1) Roman Okudum Seni Düşündüm – Cemal Süreya

Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında

- Advertisement -

Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de cuma

Ayrılık lafları etme sevgilim
Önümüz Temmuz önümüz Ağustos nasıl olsa

Kolkola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
Sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da

Kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
Kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa

İşimiz mi yok, şu Akay’a sapalım istersen
İstersen garson girelim ilkyazın gazinosuna

Börekçi! diye bağır istersen şurda
Kısmet çıkar -sanırım- Emek’te oturan kıza

Abiler! Abiler! diye bir şey satayım ben
Mendilim kalmamış kağıt peçete yok mu çantanda?

Üç peseta gibi bir paraya dondurma yemiştim
Madrid’te yemiştim, ve çatılardan kanguru akıyordu
Londra’da

Seversin mi beni, doğru söyle ama? – Sigara?
Ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca

İnan Selimiye’nin minareleri gibisin
Her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya

Bu şiirdeki mikro mekan örneğimiz “İşimiz mi yok, şu Akay’a sapalım istersen” dizesinde geçen Akay, ya da tam adıyla Akay Yokuşu. Bilmeyenler için Akay, şiirin ilk dizesinden çıkarabileceğimiz üzere Ankara’da yer alıyor. Yokuşları dik bu kente bu unvanın hakkını veren yokuş, şehrin en merkezi bölgesinde bulunuyor. Meclis Kavşağı’ndan Esat’a doğru uzanan Akay aynı zamanda sık sık meydana gelen trafik kazalarıyla ünlü.

Akay Yokuşu, 2000ler

Akay Yokuşu, 1971

2) Karanfil Sokağı – Ahmed Arif

Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön,onaltı rüzgar
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.

Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve asi Fırat
Tütün, pamuk, buğday ovaları,çeltikler
Vatanım boylu boyunca
Kar altındadır.

Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş
Kar altındadır.

Şarkılar bilirim çığ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz,yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca’nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin
Kar altındadır.

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır.

Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
“mucip sebebin” bilirim
Ve “kafi delil” ortada…

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al – al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.

Camlı bahçesi, içindeki çini saksısı neresindedir bilmiyoruz ama bu sefer Ankara’nın bir başka işlek sokağındayız: Kızılay’ın göbeğindeki Karanfil Sokak, ya da kısaca “Karanfil”. Sağlı sollu pasajları, çığırtkan esnafı, Dost’un önünde bekleşenleri, aceleyle bir yere yetişenleriyle daima hareketli bu sokak tam bir öğrenci sokağı. Gündüz sırtında çantasıyla ortaokul ve lise öğrencilerine çarpa çarpa yürüyeceğiniz bu sokağı gece zabıtalar çekildiğinde ise seyyar köfteciler ve kokoreççiler ile bilumum giyim ve züccaciye ürünü satan seyyar satıcılar devralıyor.

Sokağın bir diğer önemli özelliği de Sabahattin Ali’nin ailesiyle birlikte 11 yıl bu sokaktaki Adalar Apartmanı’nda yaşamış olması. Apartmanın günümüzdeki adı Deniz Apartmanı ve giriş katında ünlü Dost Kitabevi bulunuyor.

Karanfil Sokak

Sabahattin Ali’nin 11 yıl yaşadığı Adalar (günümüzde Deniz) Apartmanı

3) Üvercinka – Cemal Süreya

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
                     Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                    Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
                    Afrika dahil

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
                    Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı’nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                    Afrika hariç değil

Süreya’nın bu dizeleriyle yolumuzu Ankara’dan -her ne kadar Afrika’yı da dahil etsek- İstanbul’un martı süslü caddelerine çeviriyoruz. Yolculuğumuz ise İstanbul’un sur içi semtlerinden Laleli’de başlayıp Çiçek Pasajı’na uğruyor.

Çiçek Pasajı’nın aslında 200 yılı aşkın bir tarihi var. Önceleri Naum Tiyatrosu olarak kullanılan bina, 1870 yılında çıkan Beyoğlu yangını ile yok olunca yerine günümüzde hala bütün güzelliği ve narinliğiyle ayakta duran Çiçek Pasajı yapılmış. İstiklal Caddesi’ne çıkışları da bulunan pasaj, 1908 yılına kadar Hristaki Pasajı adıyla anılmış. Ancak bu yıldan itibaren pasajın içinde birçok çiçek tezgahının açılması, adının da değişmesine sebep olmuş. 1940 yılından sonra ise pasajdaki çiçekçilerin yerini sağlı sollu meyhaneler almış. Pasajın duvarlarında ise eski işletme sahipleri, akordeoncu Madam Anahit ve ünlü mimar ve yazar Aydın Boysan’ın resimleri yer alıyor.

Çiçek Pasajı

Çiçek Pasajı’nın girişi

Çiçek Pasajı’nın tavanı ve duvarları

4) Bir Gün Sabah Sabah – Turgut Uyar

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım..

Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten.
Fabrika düdükleri ötmededir.

Sisli bir İstanbul sabahında Haliç’teyiz bu kez. Sapanca’dan aldığımız bir sepet elma elimizde, sislerin arkasından Haydarpaşa karşımızda.

Haydarpaşa Garı, 20. yüzyılın başlarında hizmete girmiş bir bina. Yapımına 1906 yılında başlanmış, 1908 yılında bitirilmiş. Binanın projesi ise iki Alman mimar Otto Ritter ve Helmuth Cuno’ya ait. Dolayısıyla mimarisi de klasik bir Alman mimarisi örneği.

İstanbul-Ankara demiryolu hattının başlangıç noktası olan binanın başına ise pek çok kez üzücü olaylar gelmiş. İlk olarak 1917’de bir İngiliz casusunun sabotajı sonucu çıkan bir yangınla binanın büyük bölümü hasar almış ve yeniden onarılması gerekmiş. 1979 yılında, Haydarpaşa açıklarında gerçekleşen bir gemi kazası sonucu ise binanın vitrayları büyük ölçüde zarar görmüş. Son olarak 2010 yılında çatısında çıkan yangınla dördüncü katı kullanılamaz hale gelen gar, 19 Haziran 2013 gününden beri ise kullanıma tamamen kapalı durumda.

Haydarpaşa Garı

Haydarpaşa Garı’nda çıkan yangın

5) Gaziler Caddesi – Attila İlhan

basmane’de gaziler caddesi’ne
küçük bir yağmur götürdüm
siz böyle akşamüstü görmediniz

gizlice bir şarap tuttum
yine o şehir korkusu
ola ki simsiyah sarhoşum
içimde elektrik uğultusu
bir de kötümserlik sebepsiz

şurda yeşil gözlü bir çocuk
naylon geçirmiş şapkasına
ferid’e benzettim azıcık
kim bilir belki de başkasına
yetişkin eli yüzü tertemiz

basmane’de gaziler caddesi’ne
kırık çocukluğumu götürdüm
siz böyle akşamüstü görmediniz

camların rengini beğenmedim
bütün mor bıyıklar yabancı
şekersiz çaylar içindeyim
gece makaslarında bekçi
sabaha karşı hırsız

bu afiş bir sinema tuzağı
düşme o kızın arkasına
yemyeşil kolu bacağı
cıgara yapışmış dudağına
dördüncü gecedir uykusuz

basmane’de gaziler caddesi’ne
ürkek bir çarşamba götürdüm
siz böyle akşamüstü görmediniz

Şimdi yönümüzü İstanbul’un boğaz kokulu sokaklarından Ege’nin güzeline, İzmir’e çevirelim. Çünkü Attila İlhan bizi Basmane’de, Gaziler Caddesi’nde, üstelik hiçbirimizin görmediğini iddia ettiği bir akşamüstü yolculuğa çıkarıyor.

Gaziler Caddesi, son birkaç durağımızın aksine öyle turistik bir uğrak yeri değil. İzmir’in tarih olan sineması Yıldız Sineması bir zamanlar bu cadde üzerinde imiş. Basmane Garı’nın önünde başlayan oldukça uzun bu caddenin üzerinde günümüzde pek çok hastane yer alıyor.

Gaziler Caddesi, Basmane

Gaziler Caddesi, 1955

6) Mr. Parkinson – Didem Madak

Hergün uzak ülke kırpıntıları dökülür
Güneşin ceplerinden.
Yoksul aile babası cebi gibi,
Biraz kasvetli ve susam kokulu.
Sanki gretagarbo artisti ölür gibi
Gün batana dek karabasanlar dolaştırır
Sokaklarda hırdavatçılar,
Gecenin her köşesinde sarhoşlar gündüzü kusarlar.
Güneş vergi iade zarflarında saklanır.
Ucuz elbise askılarında tiril tiril
Amortiden bir deniz sallanır.
Sabaha karşı nemli bir ıslık,
Bir köşede siftinip duran sokak kedilerinin
Tüylerini tarazlar.
Yampiri bir yağmuru seyreder
Dizilip rengârenk, pis kediler.
Boyozcular
Elleri yağlı, gözleri yağlı,
Gönülleri yağlı pis adamlar.
Güvenoyu alamamış martılar.
Kemeraltı çarşısına alışverişe çıkarlar.
Otuziki yerinden bıçaklanmış aşklar damlar gözlerinden.
Kulenin altında bekler her öğlen Mr.Parkinson.
Bu şehirde adamın biri
Her öğlen bir deprem bekler.

Hazır Basmane Garı’na kadar gelmişken, sırtımızı buraya verip denize doğru yaklaşık yirmi dakika yürüyerek Kemeraltı Çarşısı’na ulaşabiliriz. İşte Didem Madak’ın güvenoyu alamamış martıları, bu çarşıda alışverişe çıkarlar.

Kemeraltı Çarşısı’nın tarihi 17. yüzyıla kadar dayanıyor. 1650’li yıllardan başlayarak deniz kıyısının doldurulması ve yeni yerleşim alanlarının açılmasıyla oluşturulan çarşı, 19. yüzyılın sonlarına kadar üzeri tonoz ve kiremit kaplı görünümünü korumuş. Üstelik bu yıllarda, günümüzde üzeri açık olan sokakların bir bölümünün de üzeri beşik tonozla örtülü imiş.

Çarşı günümüzde de hala ticari faaliyetlerin yoğun olarak yaşandığı bir yer olsa da tarihi özellikleri tam anlamıyla korunamamış. Her ne kadar tarihi dokularını korumuş dükkanlar bulunsa da çoğunun yerini modern binalar ve iş merkezleri almış.

Dipnot: Bu çarşıdan çıktığımızda karşılaşacağımız Mr. Parkinson’un her öğlen altında beklediği kule de İzmir’in ünlü Saat Kulesi. Kule İzmirli mimar Raymond Charles Péré tarafından tasarlanıp 1901 yılında inşa edilmiş. Kule şadırvan tarzıyla inşa edilmiş, kolonlarında ise Kuzey Afrika mimarisi izleri bulunuyor.

Kemeraltı Çarşısı

Kemeraltı Çarşısı

İzmir Saat Kulesi

7) … – Nâzım Hikmet

Haydarpaşa’dan 15;45’de kalkan katar
girdi sessizce Ankara Garı’na
Saat sekizi çeyrek geçiyordu
(beş dakika rotar).

Ankara Garı’na bahar:
İstasyon polisinde artan gizli bir telaşla,
üçüncü mevki bekleme salonunda köylü yapı işçileriyle
ve büfesinde göbekli bir marula benzeyen İstanbul hasretiyle gelir.
Ankara Garı temizdir, rahattır ve bilhassa yenidir.
Fakat mermerlerin aydınlığına rağmen
anlatılması öyle zor (yahut öyle kolay) bir şey vardır ki rüzgarında
bağrışılmaz, koşuşulmaz, yüksek sesle gülüşülmez Ankara Garı’nda.
O kadar ki
Kalkacak tirenlerini ses-büyütenlerle haykırdığı zaman
Boş bulunursa insan
Şaşırır, başka bir dünyadan sesleniyorlarmış gibi.

Mahkûmlar indi tirenden.
bavulları ve jandarmalarıyla.
Kelepçeleri vurulmuştu yine.
Yürüdüler ilgi uyandırmadan,
(yahut uyanan ilgiler belirtilmedi)
Yalnız, bir kadın bir kadına:
‘ – bunlar Alman casusu,’ dedi.
(sarışındı Süleyman)

Mahkûmlar yola koyuldular jandarma merkezine doğru
(aktarma tirenlerini orda bekleyecekler)
Bir köylü hamal taşıyordu bavullarını.

Issızdı caddeler:
belki erken
belki geç
belki ölü bir saat,
belki duvarların arkasına çekilmiş hayat.
Yığın yığın
kat kat
mermer
beton
ve asfalt.

……………
……………
………………

‘ – Süleyman,’ dedi mahkûm Halil,
‘şehirle bozkırın kavgasına bak.’
‘- Görüyorum,
Henüz ayakta olsa da bozkır yeniliyor.’
Durdu tesviyeci mahkûm Fuat,
okşadı ince bıyıklarını kelepçenin demiriyle,
bir tezgâha bakar gibi şehre baktı:
‘- Ben beğendim Ankara şehrini kardaşlar,’ dedi,
‘aklım ermez ama yapı işine
belli ki ter dökmüş bizim işçi milleti
temiz iş çıkarmışlar.”

Şimdi, Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları kitabından bu şiiri okurken, az önce ziyaret ettiğimiz Haydarpaşa Garı’ndan bindiğimiz bir trenle Ankara Garı’na geliyoruz. Burada, Nâzım’ın pek çok sefer olduğu gibi bu sefer de haklı çıktığına tanık olacağız.

Gar, Ankara’nın en işlek bölgelerinden Ulus’un göbeğinde yer alıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1935 yılında inşa edilen bina, bu yıllarda yeni çehresine kavuşan Ankara mimarisinin önemli eserlerinden. Mimarı Şekip Akalan olan gar binası, bir art deco mimarisi örneği. Binanın içinde çeşitli müzeler ve sanat galerileri de yer almakta.

Ancak bütün bunların dışında Ankaralıların 2015’ten beri “gar” dendiğinde aklına gelen bir başka şey, 10 Ekim 2015’te gar binası önündeki patlamada yitirilen 109 kişi. İşte Nâzım’ın da dediği gibi anlatılması öyle zor bir şey var rüzgarında.

Ankara Garı

8) Dâüssıla – Ahmet Erhan

1
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
tüyübitmedik sevincim, tohuma kaçmış hezeyânım
bir yağmur damlasına sığınmaya çalışarak
kirden ve nemden örülmüş bir yatağa
sinen yıllarım, oğlum, yalnızlığım
bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak
aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar
içilen biranın buğusu parmak uçlarımda

ayak basılmamış toprağım, dürülmüş göğüm
yüzü karanlık bir kalabalık
parmak basma ve bastırma yetkim
üstgeçitler kurup, altgeçitlerde titreyen devrimci ruhum
devletimin gri yüzü, bu kadar…
bu kadarsa ayrılıklarla örülsün yünüm
ankara, anakarası yaşamadım, diyebildiğim her şeyin
yine de hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
sevgilin, oğlun, şairin… nankörün olayım.

2
dönerim belki bir gün, papazın bağı’nda martıların uçuştuğu bir gün
oltamı kuğulu park’ta unuttuğum bir gün
belki oğlum beni babalar günü’nde hatırlar
sevinirim, akasya kokularına bürünürüm
neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar
bellerğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın
salavat getirdi çıkrıkçılar yokuşu’n…

istanbul’da bu moda: her şey küçük harfle başlar
özellikle yer adları artık özel değildir
devrimin evrildiği yerde bunu nasıl anlamadım
kamudan yarattığım rengi gavurlara resmettirdim
bol sıfırlı resmi plâkalar iliştirdim cüzdanıma
devletim gülümsedi derin derin
konur sokak’ta engürü kahvesinde nihat’ın ıstakasının tam ortasına düştü
ben sıfırın altına düştüm, herkes ağladı

çocuk sordu, sordu piç kurusu:
– bu şiirde niye hiç büyük harf kullanmadın?
– istanbulin giyindim, kendimden soyundum
belki bir gün anadan üryan, babadan isyan alır
bir gün yürür, gider, adam olurum…

3
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
an kara tahtım, yan kara yüzüm, son kara yolculuğum
beni artık gökler, denizler paklar
kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar
nedir ki, neye varır ki, nereye varır dur’um, durağım
seyrelir içimde rengini unuttuğum bir su
bir şeyleri kaldırır kaldırır oturturum
belleğimdeki tek kırıntı bu, ötesi serum
her şeye varım, kabûsu türki, kâmusû ölüm
ama o su, ama o suda olmasa
bilmezler ki o zaman, anlamaz ki zaman
bir hızar sesi kulak diplerimi ovalar

hoşçakal şehrim, asıl şimdi, artık şimdi hoşçakal
dünya hâlâ dönüyormuş- öyle diyorlar…

Papazın Bağı, Kuğulu Park, Çıkrıkçılar Yokuşu, Konur Sokak… Yaşamadım diyebildiği her şeyin anakarasına bu duraklardan veda ediyor Ahmet Erhan. Gelin biz de kısa kısa bu duraklara uğrayıp bir göz atalım.

Papazın Bağı, adını asma ve üzüm bahçelerinden alan, özellikle havanın güzel olduğu günlerde şehir sakinleri tarafından sıkça tercih edilen bir mekan. Tam 57 yıldır, yani 1963’ten beri hizmet vermekte.

Kuğulu Park, Ankara’nın en işlek caddesi Tunalı’nın üstünde bulunan, küçük ama ilgi çeken parklarından. 1958 yılında, parkın bulunduğu Kavaklıdere semtine ismini veren dere ve çevresindeki ağaçlardan arta kalanlar üzerine bu park kurulmuş.

Geçmişi Osmanlı zamanlarına dayanan Çıkrıkçılar Yokuşu ise Ankara’nın en eski alışveriş caddesi olarak biliniyor. Alışveriş yapmak için fazla dik bir yokuş olsa da günümüzde de oldukça işlek bir muhit. Üstelik burada giyim eşyalarından çeşitli yiyeceklere aradığınız her şeyi bulmak mümkün.

Yolculuğumuzu sonlandıracağımız Konur Sokak ise, yazımızın başında Ahmed Arif’le birlikte uğradığımız Karanfil’in bir arka sokağı. Bu sokağın özelliği ise iki tarafında yer alan, her apartmanda salkım gibi üçer dörder bulunan barlarla birlikte kazandığı muhalif havası. Öyle ki bu sokakta girdiğiniz herhangi bir barda muhalif bir sohbetin içinde kendinizi bulmanız işten bile değil. Tabii çıkışında, eğer yanınızda karşı cinsten bir arkadaşınızla yürüyorsanız gül satan çocukların dibinizde biteceğini de eklemek gerekiyor.

Papazın Bağı

Kuğulu Park

Kuğulu Park

Çıkrıkçılar Yokuşu

Çıkrıkçılar Yokuşu, 1927

Konur Sokak

Şiirimizdeki bu cadde, sokak, çarşı, pasaj kapsamlı mikro mekan örneklerini çoğaltmak mümkün. İlhan Berk’in İstanbul’dan şiiri, Behçet Necatigil’in Barbaros Meydanı şiiri ve daha niceleri, sizleri yormamak adına bu yazıya eklemekten son anda vazgeçtiğim şiirler. Dilerim yer verdiğim kadarı, bulunduğunuz kentlerde her gün gördüğünüz o güzel yapılara farklı gözlerler bakmanızı sağlar. Ne de olsa Ece Ayhan’ın da dediği gibi “Şiirimiz kentten içeridir abiler.”

 

Kaynakça:

 

  1. Evrensel Gazetesi. (2017, April 26). ‘Sabahattin Ali burada yaşadı’. https://www.evrensel.net/haber/317361/sabahattin-ali-burada-yasadi.
  2. Tarihçe. Tarihi Çiçek Pasajı. http://www.tarihicicekpasaji.com/tarihce.
  3. Haydarpaşa Garı. T.C. Kadıköy Kaymakamlığı. http://www.kadikoy.gov.tr/haydarpasa-gari-ilcemiz.
  4. “Kemeraltı,” İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. [Online]. Available: https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77370/kemeralti.html. [Accessed: 21-Sep-2020].

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Tayfun Tatar
Tayfun Tatar
Gömlek cebinde şiir, fotoğraf ve biraz da sonbahar taşıyan bir basit adam

Must Read

Evlerinize Gidip Tüm Kitaplarınızı Yakın:Neden Fahrenheit 451 Okumalıyız?

Kişiyi bilgiye ulaştıran her şeyin yakıldığı hatta bunları yakmanın bir zevk olduğu bir dünyada düşünmek ve okumak isteyenler bunun bedelini nasıl ödeyebilir? İyiliği ve güzelliği görmezden...