Kalbim ne kadar acıyordu kim bilir? Kim mi bilirdi? Kimse bilmezdi. Klişe trajedilerden birini yaşıyor ve acı çekiyordum işin aslı. Yüklüğüm başıma yıkılmıştı. Hayır hayır, gerçekten buydu yaşanan. Binbir emekle kat kat yükselttiğim mis gibi yüklüğüm başıma devrilmişti.

En kalın döşeğin altında kalmış bir şekilde saatlerce ağladım. Güzelim türkçemizde olmamasına rağmen X şeklinde yerde uzanıyordum ve kimse sesimi duymuyordu. Çünkü evde kimse yoktu. Bu yüzden beni duymuyorlardı. Biraz da buna ağladım.

Üzerinize daha önce tatmadığınız bir yük bindiğinde, ilk kezlerin heyecanıyla keyifli denir mi bilinmez bir acı çekiyorsunuz. Ya da üzerinize döşekler düştüğünde bel ağrılarınıza iyi gelmesindendi bu keyif, siz seçin artık.

Bitirdim sanıp derin bir nefes aldığım o kısacık esnalarda, üzerime yıkılanlar beni hep ağlatmıştır. Herkesin üzerine devrilebilecek bir yüklük, tüm hayatımı maalesef sorguya çektirmişti, hem de döşeğin altındayken. Buna benzeyen birkaç durumum daha vardı, dinlerseniz anlatayım. Haha gerçi okumak zorundasınız, merak işte.
Mesela,
Arabayı yıkadığım gün -araba yıkamak hakkında konuşmak istemiyorum- yağmur yağması. Saatlerce uğraştığım yemeğin hiçbir şeye(!) benzememesi. Tüm titiz davranışlarımı çantama koyup gittiğim evde, dünyanın en sakar insanı haline dönüşmem. Dolma kalemle özene bezene yazdığım uzunca bir mektubun sonunda harika bir kelime yanlışı yapmam. Toprağını saksısını değiştirdiğim, beklediğim beklediğim, büyür sandığım çiçeğin inatla ölmesi.

Kaplumbağam da, balıklarım da öldü benim.
Ve,
Binbir emekle içimde büyütüp filizlendirdiğim sevgimin (mesela sayfalarca kağıt gibi düşün, üst üste koy, kendi boyun kadar koy) işte o sevgimin, asla yorulmadan paramparça edilişini seyretmem. En çok sevdiğim o birikmiş anda, dolup taşarken üstelik, hiç sevilmeyişimin hazırlık dayağını afiyetle yemem.
Durun madem sevgi dedim, size bunu da anlatayım. Çünkü burası çok rahat, sanırım bi’kaç kemik kırığı rahatlığı.
Biraz yıl önceydi,
Görüşüyorduk, eve dönüyordum, özlüyordum. Özlemin içinde tekrar görmek isteği başkaldırıyordu, duramıyordum. Görüştüğüm tüm zamanlar az geliyor, kat’iyen yetmiyordu. Soracağım şeyler sürüyleydi. Eve döndüğümde yarın şunu da soracağım diyordum, başka şeyler soruyordum, unuttuğum şeyleri sormak gereksinimim bu sebeple bitmek bilmiyordu. Döngü kalbimin atışlarını altüst ediyordu. Sormam lazım gelenler biter gibi olduğunda bakmam gerekiyordu. Ezberlemem gereken bir sürü şey vardı; yüzünde, gözünde, ellerinde. Eve döndüğümde bu defa da bakmayı özlüyordum. Telaşlanıyordum vaktim yetmez diye çünkü vaktim yetmiyordu. Bu kadar fazla yapacak işim olduğunda da her zaman aklım sakarlaşıyordu.
Sonra eve dönüyordum, koltuğa oturup yorgunlukla, ben seviyorum diyordum, şimdiye kadarki en çok sevgim bu.

İnsan aklı böyleydi galiba. Döşeğin altında talihsiz serüvenlerden başlamışken anlatmaya, al işte yine mutlu bitirmiştim hikayeyi. Mutlu mu bitirmiştim hikayeyi? Siz seçin artık.

Tüm bunlar yaşanırken aklımda, bu sırada bedenim döşeğin altında “ölmek için çok gencim” dedi ya da döşeğin altında ölmek bir tutam saçmaydı. O sebeple biraz daha ağlayıp adeta bir yılan gibi oradan süzülmem gerekiyordu. Biraz daha ağladım ama süzülemedim, yılana benzer de hiçbi’ yanım yoktu ama çıkmayı başardım. Takdiri hakettim fakat evde kimse yoktu. Yüklüğü en baştan yerleştirirken biraz daha ağladım. Bu defaki sinirli bir ağlamaydı, sonlara doğru düz ağladım.

zeynep seden

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin