Gece Modu

“Dizide öyleydi, gerçekte de aynısı!” tepkisini son yıllarda pek çok kez söyler olduk, bunu söylerken aynı zamanda farkında olmaksızın söyleyişte bir sıralama da yapıyoruz. Fakat bu sıralamada bir bit yeniğini yok mu? Temsillerin karıştığını, gerçeklik olarak ilk göstergeyi bir kurgu yapımından aldığımızı görüyoruz. Bu kavramları kullanırken akıllara Jean Baudrillard’ın saptamaları geliyor, zamanına göre oldukça radikal kabul edilmesine rağmen, “Gerçek hayattaki meseleleri duyar oluşturma amacıyla televizyona aktardığınızda ve bunu olağanca gerçeğe benzettiğinizde, yeniden üretim sonucunda gerçekliği zedelersiniz.” sonucuna ulaşıyor Baudrillard. “Gerçekliğin zedelenmesi” durumunu biraz daha belirgin hâle getirmek gerekirse, yeni nesil televizyon yayıncılığında izleyiciye arka arkaya bağıntısız programlar sunulur ve böylece kendi iç tutarlılığına sahip, yani gerçekliği bir basketbol sahasına benzetirsek sahayı, salonu, oyuncuları, dansçıları, birbiriyle tutarlı tutarsız her şeyi televizyon yaratır gibidir[1]. Birbirinin ardı sıra reklamlar, diziler ve birden gerçeğin söylemin gerisinde kaldığı haberler, sonra tekrar reklamlar, bir röportaj, diziler… Kurguyla gerçeğin bu denli düşünceyi gerektirmeyen bir şekilde alıcıya gönderildiği, alıcının da gayet pasif bir şekilde almayı kabullendiği bir durumda kendisine uzak kaldığımız gerçekle, mesela perde arkasını bilmemizin mümkün olamadığı bir siyasi olayla  hedeflenilenin tam tersi, yani duyar oluşturmaya çalışırken insanları duyarsızlaşması ortaya çıkar.

Bir soğuk sistem olarak televizyon Baudrillard’a göre televizyondaki göstergeler soğuk ve duyarsız bir sistemin parçalarıdır. Kişi koltuğuna oturur, televiyonu açar, izler, vaktini geçirir ve kapatır. Buradaki amacı içerikle haşır neşir olmaktan ziyade araçla haşır neşir olmak istemesidir. Keza McLuhan da televizyonu kendi soğuk araçlar kategorisine koyar çünkü televizyon birden fazla duyu organımızı etkileyip bizi tüm varlığımızla konsantre eder[3]. Fakat burada tekrardan iletinin, mesela bir haberin öneminin olmamasıdır. Araç iletinin kendisi hâline gelmiştir. Bir haberle bir dizinin gerçek hayata ait bir gösterge olmakla televizyona ait bir gösterge olmak arasındaki farkı kişiden kişiye değiştirmesiyle alakalıdır.

Jürgen Habermas’a göre eskiden kamusal alanlarda insanlar gerçek bir olay ya da gönderi karşısında harekete geçip onu bizzat yaşar ve gözlemlerdi, basılı yayınla fikirlerini ve protestolarını gerçek ve aktif şekilde icra ederlerdi. Bu aktif katılım ya da gerçeklerle yüzyüze etkileşim hâlinde olunması ve duyulanların harekete geçirici işlevleri de kötüye kullanılabiliyordu, ancak duyular McLuhan’ın da önerdiği gibi farkındalık yaratması gereken işlevlerini televizyonla bütünleşirken kaybetmiyorlardı[2]. O zamanlar genellikle inançlar üzerinden ve politik yalanlar (post-truth) üzerinden provokasyonlar yürütülüyordu. Mahallesel galeyanlar, bilgi akışından uzakta kalmak, imkan eşitsizlikleri bu tür durumları yaratabiliyordu. Mesela, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban‘ındaki gibi insanlar her ne kadar bilgiden kaçınsalar da en sonunda yaralı birini gördüğünde düşmanın geldiğini anlayabiliyordu, ancak bir Amerikalı  bugün bombalanan Ortadoğu şehirlerini gördüğünde bu onda harekete geçecek, topyekün tavır alacak bir durum yaratmakta çok fazla başarılı olamıyor. iklim değişikliği yok trump ile ilgili görsel sonucuKüresel ısınmayla ilgili yapılan belgeseller de dünya çapında popüler yayınlar yapan National Geographic tarafından sunulsa da beklediği etkiyi yapmadığını iklim antlaşmasından çıkan ABD dolayısıyla anlayabiliriz. İklim değişikliği, kadına şiddet gibi gerçeklikler televizyon dizileri aracılığıyla aktarıldığında insanlar karşısında pasif ve duyarsız olarak izliyorlar, sanki olanlar ancak o kutunun ya da ekranın içerisinde gerçekleşiyor, yanı başında hiç olmuyormuş gibi. Böylece bu duyarsızlığın arkasında yatan sebep, gerçeklerin bir sembole dönüştürülmesi değil de, birer gönderge olarak etkisizleştirilemeleri söz konusu oluyor. Önce, araç (televizyon) artık bizim duyu organlarımızdan biri olduğun için tüm bunlar bize git gide normal ve ek uyaran oluşturmayan bir etki yaratıyor. Daha sonra, komplike hâle gelen sürekli göndergeler insanları zinde tutmanın aksine o konu üzerine pasif düşünmelerini sağlıyor, haber kanallarından değil daha ziyade dizi ve filmlerden bahsettiğimiz zaman buna oldukça yakın sonuçlar bulabiliyoruz. Yani, bu ancak dizilerde olur ya da aynı dizideki gibi dediğimizde bu olayın başımıza geleceğinin ya da geldiğinin gerçekliği birden ortadan kalkıp, olaya dizide nasıl bir anlam ve atmosfer yüklendiyse o şekilde bakmaya başlıyoruz ve bunu çoğu kez pasif konumda onun hakkında yaratılan imge (kahramanca, korkunç, olağanüstü, kutsal vb.) eşliğinde düşünerek yapıyoruz.

usta yengeye elif dedin ile ilgili görsel sonucuGenellikle gerçek kişi ve kurumlardaki olaylarla ilgili bir ileti taşıyan, ve bu iletiyi de masal üreterek veren yapımlarda genellikle “Bu dizideki tüm karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.” uyarısı bulunur. Bu uyarı aslında tam olarak gerçeklere dikkat çekmek isteyen, verdiği mesajın izleyici tarafından gerçeklerle algeori kurulması istenen, istemese bile iletisinde bunu taşıyan yapımlardır. Uzun bir dönem Türkiye’de gündemde yer bulan Kurtlar Vadisi dizisi buna verilebilecek örneklerden biridir. Fakat bu işleri dizi yapan şey zaten komplo teorisi adını verdiğimiz, içinde teleoloji ve function fabulatice barındırmasıdır[4]. Teleolojinin en açık karşılıklarından biri “büyük resmi görmek”tir. Bu sözde büyük resim adına her olayın bir amacı olduğu, her meydana gelen olayın arkasında birilerinin olduğu söylenir her davranışa da mantıklı olduğu düşünülen bir açıklama getirilir. Gerçek olayların temsillerini dizilerde vermek de senaristin rasyonelleştirme çabasıyla, boşlukları masal üreterek doldurmasıdır. Ola ki bu rasyonelleştirme süreci kendi içinde bir düzeni ve üst gerçekliği yaratabilirse, o zaman izleyici açısından gerçeklik gibi yorumlanabilir. En azından, birçok diğer dizide, mesela Diriliş Ertuğrul‘daki gibi tarihi gerçeklik olarak anılmasının önünü açtığımız zaman, artık gerçeklik algısı, gerçeğe ulaşma bilinci tıpkı antik şehirlerin üzerilerine çağlar boyunca yeni şehirler inşa edilmesi gibi örtülüyor. Konsantinopolis İstanbul oluyor, El Aziz Elazığ, Tuşpa Van oluyor. Bir nesil için siyasi olaylar Kurtlar Vadisi gibi kapalı kapılar ardında, her olay bir masala dönüştürülerek küresel güçlerin etrafında şekilleniyor. Kadın-erkek eşitliği Abdullah Çiftçi’nin başını çektiği komplo teorisyenlerine göre “büyük bir oyun” olarak ele alınıyor, çünkü Payitaht dizisinde oyunlar birilerinin başlarına yıkılarak “memleket rüyası” gerçekleştiriliyor. Ya da Behzat Ç.‘deki gibi, “devlet” sürekli ihalelerle çalışan, modern devlet bir felsefi birikim olmadan kurulan bir yapıymış gibi, politik felsefenin ürünleri rakı bardaklarının tokuşturulmasıyla tartışılabiliyor ama asla siyaset bilimi hocalarıyla değil.

Televizyonlarda rastgele yayınlanan ve bu yazıda da rastgele sayılan diziler kronolojik olarak birer tamamlayıcı hâline dönüşüyor, önce Kurtlar Vadisi vardı, sonra Behzat Ç., Diriliş Ertuğrul ve ardından Payitaht Abdülhamit. Bu tamamlayıcılıkları bir sistem yaratılmasına yol açıyor. Bireyler gündelik yaşamın dünyasında Tanrı’nın olup olmadığına inanmakta serbesttirler, ancak bir dizide olaylar ne kadar gerçek kişi ve kurumları temsil etse de o dizinin tanrısı/ları senaristler ve yapımcılarıdır. Senaristlerin bir dizide gerçekleri anlatma ihtimalleri yoktur, çünkü diziler geçmiş çağlardaki masalların, efsanelerin ve rivayetlerin de tanık olduğu masal üretme işlevinin günümüzdeki en açık versiyonlarından biridir. Bu iddayı güçlendirmek için, komplo teorilerinin bu nevi dizilerde geçen senaryolarla ne kadar örtüştüğüne göz atmak yeterli olacaktır. Sonuç olarak, her ne kadar gerçeği temsil etmeye çalışsalar da televizyon dizileri kendilerinin yarattığı iç tutarlılıklarıyla gerçek dünyaya ait temsilleri izleyicinin gözüne üst-gerçeklik olarak sunup gerçek dünyaya ait gerçek bir duyarlılık geliştirilmesini engelleyecektir.

behzat ç. kurtlar vadisi payitaht ile ilgili görsel sonucu

Kaynakça:

[1] Baudrillard, Jean. Tüketim Toplumu. Çeviren: Nilgün Tutal & Ferda Keskin. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018.
[2] Habermas, Jürgen. “Kamusal Alan: Ansiklopedik Bir Makale”, Çev.: Nuran Erol, Birikim Dergisi 70. Sayı, Şubat, 1995. www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/4966/kamusal-alan-ansiklopedik-bir-makale#.XX4hDCgzY2w
[3] Laughey, Dan. Medya Çalışmaları. Çeviren: Ali Toprak. İstanbul: Kalkedon, 2010.
[4] Yavuz, Hilmi. Edebiyat Okumaları. Cağaloğlu, İstanbul: Timaş Yayınları, 2015

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin