Gece Modu

Osmanlı, edebiyat alanında sınırlarının ötesinde bir harita bırakır bizlere. Doğu oryantalizminden oldukça beslenmiş, bunun yanında batı kaynaklı sanat eserlerine de kapalı kalmamıştır. Türkler, İslamlaşmaya başladığında sanat -özellikle Sebki Hindi gibi- İran’dan, bütün kalıplar ve sanat akımları ise İslami alemden geliyordu. Anlayacağınız üzere batıya açılan bir kapı bulmak zordu. Kolay olduğu zamanlarda ise kapıların açılması engellendi. (Bunun en güzel (!) örneklerini 15. ve 16. yüzyıllarda görüyoruz.)

Türk yazarların Fransız edebiyatıyla kurduğu ilişki, bir hayli geç olsa da başarılı bir şekilde gerçekleşti. Tanzimat yılları bunun başlangıcı olarak görülmektedir, lakin Osmanlı’nın ilim öğrenmesi için batıya gönderdiği öğrenciler Tanzimat öncesinde de vardır. Edebiyat-ı Cedide (kesin çizgiler olmamakla birlikte) ile birlikte bu batı ilhamı zirveye ulaşmıştır. Tanzimat’ın gazetesiyle başlayan batı furyası, sonraki dönemlerde bir moda haline gelmiştir.
Batıya öğrenci gönderimi Mustafa Reşit Paşa’nın önderliğinde gerçekleşir. 1840-1850 yılları arası Fransız sembolizminin de yoğun olduğu vakitlerdir. Fransa’da ve Osmanlı’da aynı dönemin edebiyatına bakınca oldukça karmaşık bir edebiyat görürüz. Mustafa Reşit Paşa’nın ilim öğrenmesi için yurt dışına gönderdiği öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde sanatçı kimliğiyle değil devlet adamlığı ile dönmüşlerdir. Tanzimat’ın bitişinden sonra başlayan Edebiyat-ı Cedide ise bu durumu tersine çevirmiştir. Yani, batıya açılan kapı Servet-i Fünûn döneminde tamamen açılmış haldedir. Bu batıya yönelimin sebepleri nelerdir? Onları şu şekilde sıralayabiliriz;
1-Abdülhamit’in istibdadı, kuralları, sansür, jurnalcilik
2- Dönemin şairlerinin bir batılı gibi yetişmiş olması, üst tabakaya hitap etmeleri
3- Dönem yazarlarının bu içe kapanışının bilerek ve isteyerek yapılması, yani batının avangart sembolizmini benimsemeleri. Özellikle Fikret Musset’i benimsemiştir.
4- Uzaklara gitme eğilimi.

Dev Lotr Testi

Dönemin yazar ve şairleri, hem sosyopolitik, hem de ekonomik sebepler ile çağa ayak uydururlar. Bunu da bile isteye yaparlar. İkinci Abdülhamit’in istibdadından bahsederken, kendisinin yetiştirdiği birçok sanatçıyla uzlaşmaya gittiğini de belirtmek isteriz. İşte batıya açılan kapının böyle bir sembolist tavrı mevcut. 
Sembolist yazarlara giriş yaparken şunlara değinmek doğru olacaktır; Fransa’da modern edebiyatın iki baş yapıtı vardır. Flaubert’in  Madam Bovary adlı yapıtı ve Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri.” Bu iki yapıt, Fransa’da Paris sokaklarında yankılanarak okunurken, Türk romanı yeni yeni doğmaktadır. Bununla birlikte bu mesafeye rağmen yüzyıl sonunda her iki başyapıt, Halit Ziya ve Tevfik Fikret’in çalışmalarının arkasında yer alır. Hepimizin bildiği ve izlediği Aşk-ı Memnû da Fransızca kelimeler hat safhadadır. Fransız bir dadı, Fransızvari ve bir ev, bir piyano ve ayaktakımları…
Görüldüğü gibi Fransız akımları bizim edebiyatımızda oldukça etkili olmuşlardır. Fikret’in adeta kara bir panaroma çizdiği “Sis” adlı şiirine diyecek laf yoktur.  Daha sonra “Siyah İnci” gibi alışılmamış eserler kendini döneme sokacaklardır. 
Bu batıya yönelim ilerleyen yıllarda abartılacak ve Milli Mücadele yıllarında yerine “Türkçecilik” ya da Milliyetçilik akımlarına bırakacaktır.

Saydığımız romanların doğuşundan sonra, imparatorluk içinde bir çatışma da doğar. Eski/Yeni ya da edebiyat araştırmacısı Gül Mete Yuva’nın deyişiyle “Ruhunu Kaybetmeden Nasıl Medeni Olunur?”
Batıya açılan kapı, bize muazzam sanat eserleri bırakmış olsa da, arkasında kocaman da bir buhran bırakmıştır. Doğu ve Batı arasında çalkalanan, çalkalanırken sürekli bir dinamizm gösteren aydınların çoğu melankoliye saplanmış, bazıları intihara bile sürüklenmiştir. İntihar etmeyen aydınlar ise romanlarının sonlarında kocaman bir intiharı okuyucuya gösterirler. Bu tesadüf değildir, bir ruhun aynasıdır…

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin