Gece Modu

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin”

Bakî

1-“Kafamı hınçla geriye attım gülerken. Gittiler. Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.” (s. 15)

2-“Masanın üstünde sigara küllüğü vardı. Biçimsiz. Kim koymuş onu kitapların önüne? Kaptığım gibi pencereden sokağa fırlattım. Kapalıymış, cam kırıldı. Karşı apartmanın yüzünde bir perde kalktı; bir kadın kımıldamadan sokağa baktı. Yoksa o mu? Perde indi. Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” (s. 15-16)

3-“Gökyüzünü görmek için eğilip yüzünü cama dayaması gerekir. Yağmursuz sabahlar bu bir damla gökyüzü onu şehrin havasını tahminde çok kere yanıltır.” (s. 16)

4-“Simit yiyerek yürüyor. Tek tük geçenler dönüp ona bakıyorlar. ‘Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır, cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp, kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama, ben dişlerim sağlamken ısıracağım.’” (s. 18)

5-“Dört gün önce bir sokak levhasında ‘İki Öksüzler Sokağı’ adını okuduğum zaman kendi kendimi bir işe atadım. Şehrin sokak adlarını toplayacak, bunlar üstüne düşünecektim. İspatı burda. (Eliyle defterinin bulunduğu cebi üstüne küt küt vurdu.) Üç gün çalıştım bu işte; dün öğlen bıraktım. Hangi sokağa gitsem ardında hep o bir omuzu düşük adam vardı. Şimdi yine aylakım.” (s. 19)

6-“O gece içmemiştim ama bir elektrik direğine yaslandım. Sokağa güney yönünden girer de bir direğe dayanmak gereğini duyarsanız üçüncü direğe dayanın. Boyunuz benimki kadarsa gözünüz hizasında çakıyla kazılmış bir ‘Ah’ göreceksiniz.” (s. 20)

7-“‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. (…) Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar.’ Kafasından geçene güldü.” (s. 24)

8-“Adam gitti, duvardaki deliğe seslendi. Stadyum gişelerindeki delikler gibi. Kimler vardı orada acaba? Bir kadın mı? Önlüğü ellerinde kirli bir oğlan mı? Bütün gece ne yaparlar? ‘Ne de meraklıyım!’” (s. 25)

9-“‘Bayan, çıkınca biraz dolaşır mıyız?’ Bir genç horoz konuşabilseydi ancak bu sesle konuşurdu. Neden insanlar susmayı bilmiyor? ‘O bilir. Susulacak zamanı o bilir.’ Birden içinde ona karşı dayanılmaz bir sevgi, bir özlem duydu. Elinin biri nerde? Çekti aldı. Yerinden kalktı. İşte gidecek. Filmi görmese de olur. Sinemadan çıkarken yarın gelip yine beklemeyi kuruyordu. Bu gece günlüğüne ne yazacak? Bugünü nasıl özetleyecek? ‘Bir horozun vakitsiz ötüşü’ diye yazsa olmaz mı?” (s. 33)

10-“Yanımızdan ayrılınca yeni tanıştığımız gence resmi beğenip beğenmediğini sordum. Bu işten anlamadığını, yalnız gökyüzünün grisi yaprakların yeşiliyle örtülü olmasaydı resmi beğenebileceğini söyledi. İlk bakışta onu bir yakışıklı züppe sandığım için elini tutup beni bağışlamasını isteyecekken kendimi gücün tuttum. Griyi benim de sevdiğimi, isterse ona karşı duvarda asılı kendi boyadığım bir resmi göstereceğimi söyledim. Kalabalığı yardık. Uzun uzun baktı.” (s. 34)

11-“Artık Güler’in akşamları eve dönüş yolu değişti. Tramvay yoktu; yangın kuleli sokak yoktu. Başka ne yoktu? Bilmiyordu. Geçen pazartesi o yokuşta, susuz eski çeşmenin önünde durmuşlar, ona üstündeki ‘Sahibül hayrat vel hasenat Fındıklılı Mehmet Ağa’ yazısını ilk hecelediği günü anlatırken, hayatlarının onca en önemli konuşmasını yapmışlardı. Kısacıktı: ‘— Demek dört ay dayanabildin. Peki, şimdi ne yapıyorsun? Üç gündür bir türlü işini soramadım. Tahmin de edemiyorum…’ ‘— Edemezsin. Çünkü aylakım ben.’” (s. 84)

12-“(— Hep hızlı gitmekten! — Değil vallahi. Her zamanki gibi gidiyordum. Birden atladı. Bastım frene. Ama kurtulamadı.) Gözleri sulanmamıştı. Yanındaki adama dik dik bakıyordu. ‘Sıkıştırdı mı yoksa?’ (— Anne, arkasındakiler ne? — Barsakları oğlum. Bakma sakın!) İşte geriye çekiliyordu. ‘Gidecek mi?’ Sağ eliyle otomobilin arkasına dayandı. (— Yanına baksaydın… — Nasıl bakarsın bayım! Biz önümüzdeki arabalara bakarız. Bir de göz ucuyla insanlara. Her şeyi birden görmeğe kalkarsak hiçbir şey göremeyiz.)” (s.64-65)

13-“Okuldan ne haber? diye sordu. — Sorma. (Boğazını gösterdi.) Burama kadar şiirle doluyum. Hem de ne şiir! Üç saat birbir üstüne Milton. Gökyüzünde savaştık durduk. Yıldırımlar, gök gürültüleri… Öğleyin eve dar attım kendimi. Sen ne yaptın?” (s.89)

14-“Aşağıda ayakları birleştiler. Kelimeler ayrı ayrı önemliydiler. İnsan ‘diz’, ‘ayak’ diye düşünüyordu, ‘bacak’ diye değil. Neden sonra, Istakozları biterken, şarap şişesini alıp Güler’in bardağına az az döktü. ‘Daha, daha’ diyordu kafasında Feyyaz’ın sesine benzer bir ses, ‘Daha. Bu kadarı yetmez. Daha, eh!’ durdu. Yarım bardaktı. Üstünü birayla tamamladı. Kalan şarabı kendininkine döküp içti. Bir sigara yaktı. Yanlarından ışıklı bir vapur geçiyordu.” (s. 102)

15-“‘Bir kussa, açılsa!’ Altlarında, asfaltla kauçuk sürekli bir fısıltıyla anlaşıyor gibiydiler. ‘Asfaltla kusmak, işte yirminci yüzyıl. Katı katı naylon, neonların yapma gündüzü…’ Donuk, masmavi ışığa gidiyoruz. ‘Reçel kıvamına gelince indirirsin’ demişti teyzem o kadına. ‘Zehra, şu bacakların yok mu!’ Kulağım! Bu gece bacaklarını öpecem, biliyorsun. Reçel kıvamındasın; az sonra indirecem seni…” (s. 104)

16-“Ceketini giyip ayakyoluna girdi. ‘Kötü yazarın yasak bölgesi. Neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! Adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. Hiç mi çişi gelmedi? İnanılacak şey değil. Parktayken sıkışmış, gövdesi kalın bir ağaca yanaşmış, kimse geliyor mu diye yanına yöresine bakındıktan sonra ağacın dibine işemiştir.’ Ayakyolundan çıkınca tıraş oldu. Yüzünü yıkadı. Giyindi, çıktı.” (s.18)

17-“Uzaklarda bir vapur düdüğü öttü. Gergin sinirleri gevşedi. Eli acıyordu. Yorgundu, güçsüzdü. Bu pis dünyada yaşadığı, ona bu yaptıklarını yaptırdıkları için kızgındı. Bir ağlasaydı! Ama ağlayamazdı. Kulağı yırtıldığı zaman bile ağlayamamıştı.” (s. 109)

18-“Tepeden aşağı yürüdü. ‘Sana da kalır. Neden güldüler sanki! Dişlerini görmeseydim belki vurmazdım. Erkek köpekler gibiyiz.’” (s. 110)

19-“Yavaş yürüyordu. Acelesi yoktu. İskeleden ayrılan vapuru gördü. ‘İşte bu vapurla gidiyor; biliyorum. Yoksa onu son defa gördüğümü sanır mıydım? İyi. Bu gece arkadaşına olanları yazacak. ‘‘Onu bıraktım!’’ diyecek. ‘‘İnsan onunla oldu mu başına daha korkunç şeyler bile gelebilir.’’ İyi. Gitsin. İlerde, üç odalı evinde sıkıldığı zaman beni düşünmeyecek mi? Yazık.’” (s. 110)

20-“Saçmalıklar! Biz gene de onun öğüdüne uyup için için gülelim. Bunların, çevrelerinde sevişen iki insana gösterdikleri bu hoşgörü ne zamana dek sürecek acaba? Bu sevginin onlardaki güdük sevgi ölçüsünü aşan başkalığını, törelere uymazlığını görünce nasıl tedirgin olacaklar! Bizi aralarından atarlar. Çocuklarına kötü örnek olduğumuzu söylerler. Sanki çocuklarına kendilerinden daha kötü örnek olabilirmiş gibi.” (s. 133)

21-“Bu çatının altında yaşayanlarda ortak ne var? Yalnız birlikte yaşama zorunluluğuna inanmaları. Kimi pilavı patlıcanlı ister, kimi patlıcansız; kimi tuzlu, kimi tuzsuz; kimi erken yatmak ister, kimi geç; biri şarkı dinlerken öteki caz müziği ister. Sabahları kalkışlar… Biri gördüğü düşü anlatır. Dinleyen, düş dinlemeyi sevmez. Karı kocalar bile böyle değil mi? Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar. İşte benim onlardan ayrıldığım buna inanmamam. Sıkıntımın da sevincimin de kaynağı bu. Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım.” (s.134)

22-“‘Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?’ Yemeklerde kafasından buna benzer düşünceler geçerken, içinde uyuklayan ‘öteki’nin uyanıp sinsi sinsi güldüğü olurdu. Aldırmıyordu; rahattı.” (s. 134)

23-“Işığı söndürüp çıktı. Önce bir sigara yaktı; yatağına uzandı. Artık yanında o vazo yoktu. Onun yerinde, alçacık bir sehpa üstünde, kalaysız bakırdan bir küllük duruyordu. Mutfakta buzdolapları bile vardı. Sigarasından düşen sıcak külün yanağında yaktığı yeri oğuşturdu. ‘Bütün sıkıntım tez geçen bu sıcak kül yanığı, diye düşündü. Bu kadar rahatlık beni korkutuyor. Hiç olmazsa birkaç gün sürecek bir hastalığa tutulsam!’” (s. 141-142)

24-“Bir ara sigara dumanıyla dolu oda daralır; dört demirinde topuz yerine dökme pirinçten, adını bilmediğim bir hayvan başı takılı karyolanın üstüne örtülmüş is rengi yorgan beni sarıp boğacakmış gibi kıpırdamağa başlardı. O zaman bana, bu basık odada, sesi uzaktan gelen ufacık adamın karşısında oturan ben değilmişim, bir başkasıymış gibi gelirdi. Kalkar, sokağa çıkardım. Soğuk, eğri büğrü, insansız sokaklar! Sürü sahiplerinin, bakkalların, kasapların, memurların uyuduğu evler! Aralarında ben! Yapayalnız, iğreti.” (s. 155)

25-“Birkaç gündür ikisi de, ilk günlerin huzuruna dönebilmek için sanki omuzlarına bir sihirli değnek dokunuşu bekler gibiydiler. Olmuyordu. Artık dünyada ne sihirbaz vardı, ne de sihirli değneği kestikleri ağaç. En iyisi açıkça konuşmaktı.” (s. 159)

26-“Çok içiyordu. Bazı geceler bardağını doldururken şişeyi elinden bırakıp kalkar, şaşıran garsona borcunu öder, gideceği bir yere geç kalmış gibi sokağa çıkardı. Yürüyen, oturan kalabalığın arasında ‘o’nu arardı.” (s. 176)

27-“Gözlerini kapadı. ‘Onun iyi adam olduğuna inanmıyorum. Onlar kalıplarının içinde rahat. Onlardan değilim ben.’” (s. 178)

28-“Ben çoğu geceler içiyorum, dedi. Şakağımdaki ağrıyı duymamak için, iştah açmak için falan diyorum ama değil, biliyorum. Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. Belki kendi kendimden. İki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından…” (s. 182)

29-“Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.” (s. 183)

30-“Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” (s. 190)

31-“Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğretecem.” (s. 95)

32-“Yalnız birbirlerine sarılıp gözlerini yumduklarında, çözümlenemeyecek bir sorunları kalmıyordu.” (s. 99)

33-“Eve gelirken on paket sigarayla bir deste kibrit aldı. Odasının ışığını yaktı. Elindekileri karyolanın altına, boş bavula koydu. Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.” (s. 119)

 

Atılgan, Yusuf (2017). Aylak Adam, İstanbul: Can.

(Sayfa sayıları bu basıma göredir.)

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin