Aydınlığı Bir Ucundan Olsa Bile Gören Kadın: Sevgi Soysal

Yazarın Diğer Yazıları

Aydınlığı Bir Ucundan Olsa Bile Gören Kadın: Sevgi Soysal

"Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur." "Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak." Sadece yarından konuşmak isteyen; kuru dallardan, kurumaya yüz tutmuş öz...

Yahya Kemal ve Ziya Gökalp Üzerine

Türk edebiyatının iki güzide insanı; Yahya Kemal ve Ziya Gökalp. Birisi Türk edebiyatı sınırları içerisinde medeniyet dairesini çizip hatırlatırken diğeri ideolog olarak yeni bir...

Ressamları Konu Alan 5 Film!

Hepimiz belki de bir gün ressam olmak ve tuvalin fırça ile olan dansını izlemek istemişizdir; belki de yeteneğimizin sınırlarını hiç zorlamamış ve yalnızca çizilen...

Dünyanın En Çok Dile Çevrilen Kitapları

        Bir kitabın yazıldığı toprakları bilmek ve hatta o toprakların diliyle yazılan romanları okumak her zaman farklı hisler verir insana. Hatta...
Selene Cabalar
Selene Cabalar
Dünya yanarsa önce edebiyatı kurtarmak gerek

“Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur.”

“Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak.”

Sadece yarından konuşmak isteyen; kuru dallardan, kurumaya yüz tutmuş öz suyunu tüketmiş uzantılardan budanmış ağaç gibi yenilenmeye bakan Sevgi Soysal, 44 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Sevgi Soysal, hayatı ve insanları sevse bile hep yenildiği söyleyen bir kadındı. Çok sevmelerin, çok çiçeklerin ve çok korkusuzlukların kadını…

Söylenti Dergi olarak Sevgi Soysal’ın ölüm yıl dönümünde size kendisini daha iyi tanıtmak amacıyla hayatını derledik. Keyifli okumalar.

30 Eylül 1936 yılında İstanbul’da açtı gözlerini. Önce babası sonra da eşinin görevleri nedeniyle Ankara’da doğdu ve yetişti. Ankara Üniversitesi DTCF’de Arkeoloji okuduktan sonra Almanya, Göttingen Üniversitesi’nde ise arkeoloji ve tiyatro eğitimi aldı. Annesinin Alman kökenli oluşu ve Türkçe’yi geç öğrenmesi, kendisinin Alman dilini konuşmasını sağladı. Edebiyata, müziğe, dansa ve tiyatroya olan ilgisinin tohumlarını ise annesi attı. Takvimler, 12 Mart 1971 tarihini gösterdiğinde TRT’de çalışıyordu. Kadın-erkek ilişkilerine dair yazdığı romanı “Yürümek“ten dolayı müstehcenlik adı altında yargılandı ve TRT’deki görevinden ayrıldı. Tutuklandı ve de sekiz ay hapis hayatı yaşadı. Korkusuzlukların kadını olan Sevgi Soysal, sekiz ay boyunca kaldığı hapishaneden, edebi yapıtlar yazarak döndü.

Dönemlerin önemli edebi dergileri olan Dost, Ağaç, Değişim, Papirus dergilerinde yazılar yazdı. İlk dönem öykülerinde bireysel sorunları daha sonra da toplum sorunlarını yazdı. Ahmet Oktay, kendisinin bu değişimini “Duygusal, romantik ve Kafkaesk bir söylemden siyasal ve sorgulayıcı bir söyleme geçti.” sözleriyle ifade etti. Fakat, kitaplarındaki ana tema ister bireysel ister toplumsal sorunlar işlensin; kadını, kadınca anlatması oldu. Ankara’nın izlerini sürdüğümüz romanlarında susmaların kadını olduğunu da ifade etti.

Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Bozkır senden benden yalnız, oysa yaratık dolu, yaşam dolu –ya karıncalar. Hep oturup cigara içiyoruz yetersiz, konyak içiyoruz yetersiz, en asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz –ya bozkır. Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilinmezliğin, duymazlığın –ya en boş damlalar gözlerimizde.”

- Advertisement -

Her ne kadar sürgüne giderse gitsin hep Ankara’ya dönmüştür. Adalet Ağaoğlu onu, “Ankara’nın en şen ve renkli yazarı” olarak tanımlar. Ve devam da eder, “Tam tamına hayattaki bir modele bakarak romanlarına kişi seçenler varmış. Buna aklım yatmıyor. Ama böyle bir şey yapmaya kalksam, hayattan seçeceğim modellerden biri, belki de başlıcası Sevgi olurdu. Çok renkli, karmaşık; neşeli ve hüzünlü; şeytan ve melek; çocuk ve büyük; olgun ve çocuk; düşçü ve gerçekçi; gırgır ve ciddi; dürüst ve yalancı; çekinik ve dobra dobra; utangaç ve cesur; işte bütün bu karşıtlıkları kendinde toplayan birini seçeceksem, bildiklerim arasında ilk aklıma gelen Sevgi olurdu. Güçtür Sevgi’yi anlatmak, çok güç. Bir romanı yazmak bile, Sevgi’yi tam olduğu gibi anlatmaktan daha kolaymış gibi gelir bana.”

Attilla İlhan ile de çok yakın bir dostluğu vardır. Göğsünde farkettiği bir kitleden dolayı hastaneye gider ve tedavi görür. Londra, İngiltere gibi ülkeler bile hastalığına çare olamaz. Bu dönemde Attila İlhan ile mektuplaşır.

“Şimdi, benim asıl sorunum fazla moral, yani Mümtaz öyle der. “Herkes bir şeyden ölürse, sen de fazla moralden kendine fazla yüklenip güvenmekten ölebilirsin” diyor. Bunda biraz haklı, çünkü, ben buraya geleli, asıl geliş nedenimin hastalık olduğu gerçeğini, kafamdan silip atmak konusunda öylesine ileri gittim ki Mümtaz’ın haberi olmadan tüm Londra’yı yürüyerek tanıyıp öğrenmeye kalkıştım. Bunun nedeni işin ucuzluğu bir yana, bir kentin ancak yürünerek tanındığına kesin inancımla, hastalık gibi tatsız bir sorunun, inançlarımın önüne çıkmasından hiç hoşlanmayışım. (…) Sağlığım iyiye giderse, -burada bazı İngiliz edebiyatı kursu falan var, disiplinli bir çalışma, öğrenmek için- böyle şeyler düşünüyorum. Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz. (…) İçimde, bir türlü gem vuramadığım bir yaşam hızı; geceleri plan kurmalardan gözlerime uykular girmiyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş, o hesap.Gönderdiğin kitaplara çok teşekkür. Ama hayır, teşekkür sözcüğünü sana kullanmamağa karar verdim. Yanıma az kitap aldığım bir gerçek, bunu zaman içinde çözümleriz, ama bu karşılık tam oturduğum sokakta nefis, bedava tarafından, rahatlıkla kitap alabildiğim bir kütüphane buldum, şimdilik oradan aldığım İrlanda hikayeleriyle cebelleşiyorum. Ve bu hikayelerde nedense, bizim Selim’de bulduğum tadı bulamıyorum. (…) Sevgili Atillâ, yine yazacağım sana, beni güzel mektuplarından ayrı bırakma, bir de şiirlerinden gönder bana, bilirsin ki senin şiirlerinin sessiz ama iyi bir okuyucusuyumdur. Sevgilerle dost gözlerinden öperim.”

Attila İlhan’a yazdığı mektuptan tam bir ay sonra yani 44 yıl önce dün Türkiye’ye döndü. 22 Kasım 1976 yılında ise iki ömüre sığdıramadığını düşündüğü planlarını bırakarak hayata gözlerini yumdu.

Hastalığı döneminde Politika gazatesine uğradığında kızı Defne annesine sarılır. Annesi kızına şu cümleyi kurar: “Hayatı sevdim. İnsanları sevdim. Ama yenildim. Şimdi ölümü bekleyen biri olmak istemiyorum. Bu bana ters geliyor işte.” 

Giderken bizlere ise, kadınca bilmeyişlerin tek adı olan Tante Rosa kitabı olmak üzere kaleminden kağıda dökülen yapıtları kaldı. Her kadına farklı şeyler anlattığını iddia ettiği “sevgi” sözcüğüyle anıyoruz onu. İyi ki geçtin bu dünyadan!

 

Daha fazla

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Son Yazılar

Annem Hakkında Her Şey: Aile Kavramına Bakış

1999 yılında vizyona giren film, izleyiciye farklı bakış açıları ve sorgulama alanları açmıştır. Pedro Almodóvar'a  En İyi Yabancı Film Oscar'ı ve Cannes Festivali'nde En...

Kadınca Bilmeyişlerin Tek Adı: Tante Rosa

     "Nerede olursa olsun, kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat!" 1966-1968 yılları arasında Dost dergisinde yayımlanan Tante Rosa, sonraki yıllarda kitap...

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Işığında “Yürümek” – Sevgi Soysal

"Yürümek, dönüp arkaya bakmamak..." Sevgi Soysal'ın 1970 yılında kaleme almış olduğu Yürümek romanı; Türk edebiyatında o zamana kadar çokça rastlanmayan konulara değinen özgün bir eserdir....

Aydınlığı Bir Ucundan Olsa Bile Gören Kadın: Sevgi Soysal

"Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur." "Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak." Sadece yarından konuşmak isteyen; kuru dallardan, kurumaya yüz tutmuş öz...

Dogma 95: Breaking The Waves

Dogma 95 Nedir ?  Lars Von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından başlatılmış bir film yapım hareketidir. Hollywood sistemine karşı olan, sinema sanatında hikaye anlatım tarzının...