Gece Modu

Söylenti Dergi olarak yeni bir oluşuma imza atıyoruz! Katılmak istersen yukarıdaki resme tıkla; öykü, şiir, deneme, inceleme, çeviri, çizim ve röportajlar ile bize katkı sağla!



Stefan Zweig’in seçme öykülerinden olan  Ay Işığı Sokağı kitabı İş Kültür Yayınları tarafından yeniden raflarda olunca bende hemen Zweig arşivime bir tanesini daha eklemek istedim.

Sanırım şu ana kadar okuduğum en karamsar Zweig kitabı Ay Işığı Sokağı oldu diyebilirim.

Ay Işığı Sokağı beş öykünün içinde barındığı 74 sayfalık mini bir kitap.

Her hikaye öyle bir işlenmiş, öyle betimlenmiş ki siz okurken o hikayelerin üçüncü gözü olarak yaşıyorsunuz.

Üzüntü, karamsarlık, çaresizlik, gurur, incinmek, aşağılanmak ve birçok duygu uzun uzun kurulan cümlelerle size öyle bir geçiyor ki okumayı bırakmak istiyorsunuz. Ben öyle hissettim.

İlk kez bir Zweig kitabını ara verip okumak istemedim.

Stefan Zweig aşırı Nazi baskısında bulunduğu bir zamanda mı bu öyküleri yazdı ya da intihar etmeden kısa bir zaman önce mi düzenledi bilemiyorum ama bulunduğu ruhsal çalkantının bu hikayelere çok iyi yansıdığını hissettim.

İlk öykü kitapla aynı adı taşıyan Ay Işığı Sokağı ile başlıyor, Leoporella, Nişan, Leman Gölü Kıyısında Olay’la devam edip, Avare ile son buluyor.

Ay Işığı Sokağı, geminin gecikmesi ile gece trenini kaçıran bir gezgin zamanını geçirmek için kendine yol arkadaşı aramaya koyulu. İstem dışı sürüklendiği gecede başka hayatlara konuk olmayı başarır.

Leoporella, Ay ışığı gibi kitabın ikinci uzun öyküsü. Evlilik dışı dünyaya gelen Crescenz’in hizmetçilik yaparak geçen uzun yıllarını anlatıyor. Patronuna olan bağlılık mı, saplantı mı, sevgi mi adını bir türlü koyamadığım öykü. Bu kadar duyguların bir arada işlendiği kitabın en sıra dışı öyküsü ve etkileyici öyküsü benim için Leoporella oldu. Yine sonunda ölüm var.

Nişan, savaşın yakıp yıktığı 1810 yılında Fransızların aralıksız saldırdığı Hostalric’te bir albayın koruduğu erzak konvoyu ormanda ilerlerken İspanyollar tarafından saldırıya uğrar. Albay kurtulur ama gördükleri hissettikleri onu ölümle burun buruna getirmek kadar kötü yapar.

… açlığını, tiksintisini, utancını boğazındakilerle birlikte yuttu.

Leman Gölü Kıyısında Olay, 1918 yılında bir yaz gecesinde Villanueva’da göle açılmış bir balıkçı tuhaf bir şey görür. Bitkin düşmüş çıplak bir beden gölde yüzüyordur. Fransa sahilinden beri yüzen adam bir Fransa’nın Rus askeridir. Rus askerin yaşadıkları vatan hasreti onu sonsuzluğa ölüme götürür.

Avare, yirmi bir yaşına gelmiş hala liseyi bitirememiş bir gencin öğretmeni tarafından rencide edilmesini anlatıyor. Buhrana sürüklenen gencin sonu yine ölümdür.

Hikayeler kimimize göre normal olaylar gibi gözükse de her öykünün sonunun ölüme bağlanması benim ilk başta söylemek istediğimi doğruluyor.

Zweig bu öykülerinde hep ölümün soğukluğunu işlemiş. Hep ölümü düşünmüş. Karakterleri ölümle yaşadıklarından hep kaçmışlar.

Bu öyküler Zweig’in iç derinliklerde yaşanılan karmaşık duyguları ustalıkla işleyerek öykülerinde yaşatmış. Onlara can vermiş.

Eğer benim gibi Zweig hayranıysanız bu kitabı seversiniz. Değilseniz yazarla tanışmak için ilk bu kitabı denemelisiniz.

Yoksa çok bunalacağınızı hissedeceksiniz.

 

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin