Aşk, Büyü ya da Adına Ne Dersen

Aşk, Büyü, vs. 2019 yapımı, yapımcılığını ve yönetmenliğini Ümit Ünal’ın üstlendiği, başrollerini ise Ece Dizdar ve Selen Uçer’in paylaştığı bir dram filmi. Büyükada’da geçen filmde, ilk gençlik yıllarında büyük bir aşk yaşayan ancak aile zoru ile ayrı bırakılan Eren (Ece Dizdar) ve Reyhan’ın (Selen Uçer) 20 yıl sonra yaşadıkları bu aşk ile hesaplaşmaları anlatılıyor.

İncelemenin bu kısmından sonrası sürprizbozan içerir.

Bu hesaplaşmanın nasıl bir yönde ilerleyeceğini ise filmin isminden dahi az çok anlayabiliyorsunuz. Sanat eserlerinde isme dikkat eden ve kafa yoran birisi olarak filmin isminden beklentim, filmin bu isme “Aşk ya da büyü, adına ne dersen de.” şeklinde bir anlam yüklemesiydi. Nitekim bu ismi “Aşk ve Büyü” gibi bir isimden ayıran, bana kalırsa böyle bir anlam olmalıydı. Filmin henüz ilk anlarında fark ettim ki bu beklentim oldukça haklı bir beklentiydi ve fazlasıyla da karşılandı. Gerçekten de film gerek hikayesiyle gerek diyaloglarıyla aşkı büyülü bir gerçeklik penceresinden anlatıyordu ve diyordu ki “Aşk, büyü, ne dersen de. Ama çok güzel bir şey.”

İsmine yüklediği bu anlam dışında filmde en çok dikkatimi çeken unsur ise diyaloglar ve şiirsel metaforlar. Zira yan karakterlerin fazlaca arka planda kaldığı film, çoklukla Eren ve Reyhan’ın konuşmaları ve tartışmaları üzerinden ilerliyor. Bu konuşmalara yüklenen şiirsellik ise fazlasıyla dikkat çekiyor ve pek çok metafor kendisine hayran bırakıyor. Örneğin Eren ve Reyhan’ın ayrı geçen 20 senelerinde nasıl acılar çektiklerini anlattıkları sahnede Reyhan “Ben her taşındığım evde kitaplığımın bir parçasını bıraktım.” diyor Eren’e. İşte sadece bu cümleyle, insanın bir yerleri zorluklardan kaçmak üzere terk ederken nasıl her seferinde kendinden bir parça bıraktığını, bütün o yoğun hissi tek bir cümleye sığdırıyor. Ancak bende bundan da çok hayranlık bırakan metafor, Eren ve Reyhan’ın büyü bozdurmaya gittiği sırada kurdukları diyalogda geçiyor. Burada Eren, yokuş çıkmaktan yorularak “Ben sadece aşık oldum, cezası bu kadar büyük olmamalıydı. Büyükada’nın her yokuşunu tırmandırdın bana!” diyor, Reyhan’ın cevabı ise bence harika bir aşk metaforu:

- Advertisement -

“Durup dinlenerek çıkarsan olmaz. Tın tın, yavaş yavaş çıkacaksın ama hep çıkacaksın.”

Son olarak, birlikte büyüyü bozdurmak üzere gittikleri evde buldukları, büyücü Aliye Hanımın oğlunun yaptığı zombi metaforu da düşündürücü ve bana kalırsa başarılı bir metafor. Çünkü ona göre zombilerin sebep olduğu bu “kıyamet senaryosunda” başımıza gelecekler her yerin inşaat olması, çevremizi 5 yıldızlı otellerin sarması şeklinde gidiyor. Böyle düşününce zombilerin kimi kastettiğini saptamak çok da zor olmuyor.

Bunun dışında filmin diyaloglarını bir bütün olarak ele aldığımda dikkatimi çeken bir başka unsur ise farklı sahnelerde diyalogların cevap bulması. Bunu en bariz hissettiğim iki sahne var. Bunlardan ilkine Reyhan ve Eren’in sokaktaki tartışmalarında tanık oluyoruz. Eren “Bize bir parantez açtılar, şimdi o parantezi kapatalım.” dedikten sonra, tartışmanın devamında Reyhan “Yıllar sonra gelip cümleye kaldığın yerden devam edemezsin.” diyor Eren’e. Üstelik burada, metaforlar arasındaki bu paralellik dışında, parantez metaforundaki incelik de hayranlık verici. Çünkü hayatınızda bir parantez açtığınızda parantezin içindekiler yalnızca önemsiz şeylerdir. Hayatınız, parantezi kapattığınızda devam eder.

Diyalogların farklı sahnelerde karşılık bulmasına yönelik bir diğer dikkatimi çeken örnek de Eren’in Reyhan’a büyüyü bozdurmak istediğini söylediği sahneden. Bu sahnede Reyhan “Ama sen büyüye inanıyorsun.” dediğinde Reyhan’ın cevabı “Ama sen inanıyorsun.” oluyor. Bu diyalogun karşılık bulduğu diğer sahne ise, Reyhan’ın daha o ilk gençlik yıllarında Eren’e yazdığı bir mektuptan: “Sen seviyorsun diye sevdiğim çiçekler, kediler…”. Yani Eren’de de Reyhan’da da farklı zamanlarda karşıdakinden bir iz taşıyan şeyi benimseme davranışını görüyoruz.

Diyalog konusunu burada sonlandırarak, dikkatimi çeken bir çekim tekniği unsurundan bahsetmek istiyorum. Eren’in bir zamanlar yaşadığı, hatta Reyhan’la da aşklarını yaşadıkları, köşkü ziyaret ettiği sahnede eve Eren’in bakış açısından giriyoruz. Bu kısım önemli çünkü o köşkün üçüncü şahıs bakış açısından bir anlamı olmayacakken Eren için çok farklı anlamları var. Ancak Eren anılarını çok yoğun hissetmeye başladığı anda bu bakış açısından kurtulup Eren’i yeniden dışarıdan görmeye başlıyoruz. Bu da anıların insanlar için neler ifade ettiğini çok güzel özetliyor aslında. Biz sıradan bir bina görürken, Eren apar topar köşkten çıkmasına sebep olacak hüzünler yaşıyor. Üstelik biz de asla bu anıya dahil olamıyoruz ve daima “üçüncü şahıs” olarak kalıyoruz.

Filmin görsel yönü üzerine bir başka söylemek istediğim unsur da yakın plan çekimlerin başarısı. Yakın plan çekimler farklı sahnelerde öyle etkili kullanılmış ki hikayede takınılan “duru ama derin” anlatım tavrı bu şekilde daha da pekiştirilmiş. Bunun en güzel örneklerinden biri ise bana kalırsa filmin son sahnesi. Nitekim son sahnede, Eren ve Reyhan Gökhan’la konuşmak üzere eve gittiklerinde Reyhan’ın bütün eşyalarının kapının önüne konduğunu görüyoruz. Eren ve Reyhan bu durumun şaşkınlığı içerisinde bahçeye girip masaya doğru geldiklerinde ise Reyhan’ın büyü için kullandığı antika kartlığa bir yakın plan alınıyor. Bu kartlığı gördükten sonra ne Eren ne Reyhan tek bir kelime etmiyor. Böylece üzerine bir diyalog kurmadan da Gökhan’ın aslında Eren ve Reyhan’a ne söylemek istediğini anlıyoruz. Bana kalırsa bu sahne, bir filmde anlatılmak isteneni aktarmak için tek yolun diyalog olmadığının güzel bir örneği.

Son olarak belirtmek istediğim ise bizi Eren ve Reyhan’ın peşinden sürükleyen “iki kişilik” kadrajlar. Film boyunca yan karakterlerle çok fazla ilişkiye girmeden, hikayenin büyük kısmında Eren ve Reyhan’ın ardından gidiyoruz. Üstelik bu “yan karakterlerle çok fazla ilişkiye girmeme” unsuru aslında o kadar bariz ki, örneğin yan karakterler arasından en fazla gördüğümüz Gökhan’ın bile Eren ve Reyhan’ı film boyu takip ettikten sonra nasıl bir tepki vereceğini kestirmek benim için mümkün olmamıştı. Çünkü biz sahnelerin büyük çoğunluğunda Eren ve Reyhan ikilisini izledik ve onların hikayesini yalnız onları yakından tanıyarak öğrendik. Ben, bunun da bir aşk hikayesinde nasıl iki ana karakter dışında herkesin önemsizleştiğini yansıtan başarılı bir teknik olduğunu düşünüyorum.

Özetlemek gerekirse Aşk, Büyü, vs. özellikle şiirsel yönüyle damağımda yoğun bir tat bırakan bir film oldu. Ümit Ünal’ın daha önce bir filmini izlememiş bir izleyici olarak, bir sonraki filmini izlemekten tereddüt etmeyeceğimi kesin olarak söyleyebilirim.

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Tayfun Tatar
Tayfun Tatar
Gömlek cebinde şiir, fotoğraf ve biraz da sonbahar taşıyan bir basit adam

Must Read

57. Altın Portakal Film Festivali İçin Geri Sayım Başladı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 57. Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın...