Gece Modu

“Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”

Kafkaslardan göçen bir aile ile başlar her şey. Kısacık bir ömre upuzun acılar sermiştir doğacak olan kişi. Hüznün miladı olacaktır 1940 yılı, ancak henüz vakit vardır buna. Kafkaslardan Anadolu’ya göç eden Zarifzadeler Maraş’a yerleşmiş ve böylelikle şairler diyarı olarak tanımlayabileceğimiz Maraş yeryüzünün en zarif şairine gebe kalmıştır. Mahkeme reisi olan Niyazi Zarifoğlu, Maraş’ın önemli ailelerinden Evliyazadeler’in kızı Şerife Hanım’ı kendine eş olarak seçer. Aileler görüşür, kız istenir ve nikâh kıyılır. Bu evlilik Niyazi Bey’in üçüncü evliliğidir ve son evliliği de olmayacaktır. Bu evlilik 1938 yılında ilk filizini verir ve Cahit’in abisi Sait dünyaya gelir. Sait üçü erkek biri kız olan dört kardeşin en büyüğü olacaktır. Sait’in doğumuna şahitlik eden Maraş maalesef Cahit’in doğumuna şahit olmayacaktır, zira bu mutluluk Niyazi Bey’in işleri sebebiyle gitmek zorunda kaldığı Ankara’ya nasip olacak ve Abdurrahman Cahit Zarifoğlu 1940 yılında dünyaya gelecektir.

Küçük bedenini pamuklu kumaşlara saran, onu hep yanında tutan annesi onun hayatının en önemli simgelerinden biri olacaktır. Çünkü Cahit bir bakıma babasız büyümüştür. Babasına karşı öfke duyan Cahit henüz çocuk yaşta abisini baba bilmiş, kendisinden sadece bir buçuk yaş büyük olan abisi Sait “Baba Sait” olarak anılmaya başlamıştır. Annesiyle geçimsiz bir hayat süren babası başka bir kadınla evlenmiş ve böylelikle babadan yoksunluk tüm hayatı boyunca iç çektiği bir kedere dönüşmüştür. Bu yüzdendir ki Cahit tüm ömrü boyunca çocuk kalmış, bir çocuk gibi kırılgan bir kalbe sahip olmuştur. Babasız geçen hayat ona güçlü olmayı zorla öğretmiştir. Cahit annesine yük olmamak için yemek yapmış, kopan düğmelerini kendi dikmiştir. İçinde sürekli bir “göç”ü taşıyan şair, hayatının büyük çoğunluğunu bir sürgün gibi yaşamış, çocukluktan itibaren farklı farklı yerlerde hayatını devam ettirmiştir. Ankara’da doğum, Siverek’te ilkokul, Maraş’ta lise, Eskişehir’de uçuş okulu, İstanbul’da Üniversite ve dahası Almanya, Paris, Viyana… “Yedi Güzel Adam” şiirinde “Dirlik sevinçtir – göç içimizedir.” diyen şair sözlerimizi tam anlamıyla desteklemektedir.

İlkokulu Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde okuyan şair, ortaokulu Maraş’ta okumaya başlar. Sonradan Kara Lise olarak nam salacak olan Kahramanmaraş Lisesi, aslında bir şairler ve yazarlar topluluğunun doğduğu mekân olacaktır. Cahit Zarifoğlu aynı lisede Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören ve Aleddin Özdenören’le arkadaşlık hatta kardeşlik hukukuyla haşır neşir olmuştur. Sokaklarda Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Ece Ayhan şiirleri okuyan, gün ışıyana kadar karşılıklı edebiyat sohbetleri yapan bu ekip içerisinde içine en kapanık, en suskun olan kişi tahmin edileceği üzere Cahit Zarifoğlu’ydu. Cahit o kadar durağan ve içine kapanıktır ki, bu durum okulda onun hakkında “aşk acısı çekiyor ondan böyle suskun” dedikodularına sebep olmaya başlamış, Cahit’in hastalıklı hali arkadaşları arasında da sürekli konuşulur hale gelmişti. Aslında Cahit bütün bir insanlıktan kaçma uğraşı içindedir. Bir bilge gibi sürekli sakin ve suskun olması bir süre sonra dostlarının onu “Aristo” olarak çağırmaya başlamasına neden olacaktır. Cahit artık “Aristo Cahit” olarak anılmaya başlamıştır Kara Lise’de. Tüm arkadaşları yazıp çizmesine ve bunları çeşitli sohbetlerde dillendirmelerine rağmen Cahit gene pasif bir tavır takınmakta, yazdıklarını dostlarıyla paylaşmaktan çekinmekteydi. Öyle ki Erdem Bayazıt bu durumla ilgili “Lisede gizli gizli şiirler yazardı, kimseye söylemezdi.” diyordu. Bu gizliliği aşikâr eden kişi ise Rasim Özdenören olur, Cahit’in bir şiirini İstanbul’a dönemin dergilerinden birine postlar. Sonucun ne olduğu, şiirin dergilerde yer alıp almadığı bilinmese de artık Cahit’in gizli gizli şiirler yazdığı mutlak şekilde bilinmektedir. Sanatın suları çekilmiş, şiir adasının kıyılarına yeni bir şair vurmuştur, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu…

İçine çok kapanık olan şair bu karakteristik özelliğini ilerleyen yıllarda bir nebze aşacak ve çok farklı aktivitelere katılacaktı. Evde kimse kalmayınca radyodan klasik batı müziği eserleri dinleyip küçücük bir odada ruhunu arayan şair, dostlarıyla buluştuğu demlerde ise çok ilginç bir şekilde güreş topluluğuna katılıp güreş tutardı. Yine bir güreş buluşmasında oradaki arkadaşları arasında en güçlü ve kalıplı olan Halil’le eşleşmişti. Rasim, Alaeddin, Erdem hepsi Halil’in Cahit’i ilk hamlede alaşağı edeceğini düşünüyordu. Ancak soyadı gibi zarif olan şair incelikli bir teknikle Halil’in sırtını yere getirmişti. Ve yıllar sonra bu hikâyeyi anlatan Alâeddin Özdenören “Cahit şiir gibi güreş tutardı.” diyerek dostunu güreş konusunda bir kez daha onurlandıracaktı.

Cahit’in tek tutkusu güreş değildi, o hep bulutlarla dans etmek istedi. Kuşlarla birlikte uçmak, gökkuşağına doğru hareket etmek, sonsuz mavilikte süzülmek… Göğün eşsiz cazibesi onu Maraş’tan kaçmaya zorladı ve Cahit lise ikinci sınıfta ötesini düşünmeden bavulunu eline alarak Eskişehir’e doğru yol aldı. En büyük hayali olan “Pilotluk” gayesine ulaşmak istiyordu. O dönemler Türk Kuşu Derneği, başvuran adaylar arasından yetenekli olanları seçiyor ve ücretsiz olarak uçuş kursu veriyordu. Cahit artık bir planörün koltuğunda göklerin hâkimiymişçesine süzülebilecekti. Eğitim alıp uçak kullanabilir düzeye gelen Cahit son bir sağlık kontrolüne girer ve bu kontrol uçuş kariyerinin sonu olur. Kontrolde Cahit’in gözünde ve kulağında rahatsızlık olduğu bu yüzden de uçak kullanma ehliyeti alamayacağı anlaşılır. Cahit’in kanatları kırılmıştır…

Kısa süren uçuş serüveni beraberinde birçok sorunu ve daha derin yalnızlıkları doğurur. Okuldan kaçış sınıf tekrarını beraberinde getirmiş, Cahit’in tam üç yılı böylelikle buhar olup gitmiştir. Cahit arkadaşlarından üç yıl sonra liseden mezun olabilmiş ve ne ilginçtir bu süreçte edebiyat dersinden tekrara düşmüştür. Daha sonradan edebiyat kitaplarına konu olan bir şair, edebiyat dersinden sınıfta kalmıştır. Maraş’ta kaldığı bu sürede dönemin valisinin isteğiyle gazetecilik yapmış, çeşitli edebi faaliyetlerde bulunmuştur. Lisenin bitimiyle birlikte de İstanbul’a gelerek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yazılır. Cahit gene uslu durmayacaktır, insanlardan belki de kendinden kaçacaktır. Öyle ki üniversiteyi tam on yılda bitirebilir ve on yıl sonra diplomasına kavuşur. Üniversite onun için oldukça sıra dışı ve dingin bir süreç olacaktır. Yazın evine dönmeyen şair bir kayıkçının yanında ücretsiz çalışarak zaman öldürürken, bir başka yaz tatilinde ise otostopla Avrupa’yı gezmeye başlar. Bu gezinti daha sonra bir Volkswagen arabayla devam eder.

Tam anlamıyla suskun adamın deli çağlarıdır. Gezdiği ve hayata başkaldırdığı bu süreçte çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazar, şiirler yayımlar. Diriliş, Büyük Doğu, Papirüs yazı yazdığı bu dergilerden sadece birkaçıdır. Bu sırada görülmemiş bir işe imza atar ve dönemin en önemli şairlerinden Cemal Süreya’ya bir mektup yazar. Cemal Süreya bu sırada Paris’tedir. Bu mektupta şöyle bir soru sorar sormaktadır Cahit, Cemal Süreya’ya: “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?”. Paris’te bunaltılı bir ruh haliyle yaşayan Cemal Süreya tanımadığı bu genç adamın mektubunun “ölçüsüz” olduğunu düşünerek cevap vermez. Ancak Zarifoğlu’yla daha sonradan tanışırlar ve Cemal Süreya onun şiirinden büyük bir övgüyle bahseder.

Cemal Süreya’ya mektup yazan ve ancak yıllar sonra karşılık alabilen Cahit Zarifoğlu bu sırada sürekli olarak Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’ın konuşmacı olduğu meclislerde bulunuyor, hocası niteliğindeki iki şairin davasını kendi davası olarak benimsiyordu. Sezai Karakoç’tan fazla Necip Fazıl ile birlikte olan Cahit yine bir gün Necip Fazıl’ın evinde bir sohbet meclisindedir. Herkes pür dikkat üstadı dinler ama yerinde duramayan Cahit ayağa kalkar ve evin içine dolaşmaya başlar. Necip Fazıl’ın kitaplığına bakan, plaklarını karıştıran şair “Aristo”dan sonra ikinci lakabını Necip Fazıl’ın nüktedan sözleriyle alacaktır. Cahit’in evin içinde dolaştığını ve kitapları karıştırdığını gören Necip Fazıl ona şunları söyler:

“Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün artist.”

“Artist” söylemi Nuri Pakdil tarafından da daha sonra tekrar dile getirilecek, Nuri Pakdil “Yedi güzel adam içerisinde en artist mizaçlı kişi Cahit Zarifoğlu’ydu.”diyecektir.

Sonradan tahmin edilmeyecek derecede uçarı olan bu genç şair artık sanatının meyvesini verir ve ilk şiir kitabı olan İşaret Çocukları’nı baskıya yollar. Ancak bu kitap ekonomik anlamda onun çöküşü olacaktır. Tüm parasını İşaret Çocukları için harcayan şair maalesef bu meyvenin tadına bakamaz. Zira çok az kısmını dağıtabildiği kitabının büyük bir kısmını aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bırakmıştır. Emaneten bıraktığı kitapları birkaç ay boyunca almayan şair, bir süre sonra kitaplarının işgüzar dayı tarafından ısınmak için yakıldığını öğrenir. Genç şairin tüm sanatı bir sobanın içinde küle dönüşmüştür…

Tüm olumsuzluklara rağmen yılmayan şair yazmaya devam eder. Kitaplarını sırasıyla çıkarır, gazetelerde yazılar yazar, okur mektuplarına cevap verir. Mavera dergisine gelen mektuplara cevap veren şair, mektuplara öyle samimi cevaplar verir ki, derginin sonunda yer alan okurlara yanıtlar derginin en arkadan başlanarak okunmasına sebep olur.

İçinde sürekli yalnızlığı ve kimsesizliği taşıyan şair Necip Fazıl’ın müdahalesi ile bu yalnızlıktan kopar ve artık hayatı bambaşka bir seyre giyer. Üstat ona münasip bir eş bulmuştur. Bu eş üstadın hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan Berat Hanım’dır. Necip Fazıl’la birlikte Van’a yalnız bir kalple giden Cahit, bu yolculuktan dolu bir kalple dönece, kıyılacak nikâhta Cahit’in şahidi Necip Fazıl olacaktır. Berat Hanım böylelikle derin yalnızlık yarasına basılan tatlı bir pınar olacaktır. Bu evlilik üçü kız biri erkek dört evlatla şenlenecek, dünyada en sevdiği varlıklar olan çocuklara, kendi çocuklarına kavuşacaktır. Berat Hanım, sobalı bir evde dört çocukla. Çok zengin değildirler, bir odada toplanan aile, yazılarını çocuk sesleri ve çay karıştırılırken çıkan sesler eşliğinde yazan bir baba, yorgun bir anne. Cahit farkındadır eşinin yorgunluğunun af diler ondan gene en zarif şekilde…

“Ey Berat  hanım dersen ki / “Bu ne zalim adam / Halimi bilmez halden anlamaz / Küçük bir şeyi mesele yapar” / -Ne büyük yalan- / Doğrusu var hakkın / N’etsem n’apsam / Kollarını bilezik / Boynunu kordon / Ayağını hal hal donatsam / Yine hakkın kalır”

Ve mutluluk bölünür doktorlarından gelen acı bir haberle. Cahit pankreas kanseridir. Elem dağları kurulmuştur gene tüm sevdiklerinin kalbinde. Günden güne erir, bir süre sonra yataklar olur meskeni şairin veya cehennemi. Sık sık dostları gelir ziyarete, onlara durumunun kötü olduğunu belli etmek istemez. Cahit, Rasim Özdenören’den fıkra anlatmasını ister, çocuklara gülümser. Yine ölümün yaklaşmasının verdiği hüzünle ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün. “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”.

Hastalığı gittikçe ilerler şairin, acılar içinde uyumakta olduğu yatakta aniden uyanır, bu sefer ona refakat eden Rasim Özdenören’dir. “Rasim” der “Bir rüya gördüm, Necip Fazıl bana yirmi beş yıl sonra burada buluşacağız dedi.”. Cahit yanlış duymuştur rüyasındaki zamanı, Rasim Özdenören’in anlattığına göre yirmi beş yıl sonra değil, yaklaşık yirmi beş gün sonra vefat eder şair. Tanrı ona bir mesaj vermiştir hocası olarak gördüğü kişinin diliyle.

Ve tüm tabiat 7 Haziran 1987 günü büyük bir kedere boğulur. Çünkü artık kırlarda çiçekler Cahitsiz açacaktır…

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin