Gece Modu

21. yüzyılın en önemli Türk yönetmenleri arasında olan, “Akademi” üyesi Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Ahlat Ağacı”; belki de Nuri Bilge’nin, kendisinin tüm yeteneklerini perdeye aktarabildiği kritik filmlerinden biriydi.

Bu mevzubahis filmde; Sinan karakteri ile başrolde izlediğimiz Doğu Demirkol’un performansı, filmdeki diğer karakterler gibi takdire şayan ve henüz yeni yeni “Beyaz Perde”de boy göstermesine rağmen son derece ustalıklı…

Peki, klasik bir giriş yaptığımıza göre, şimdi bu yazımızın başlığına değinelim…

Filmde, başrolde izlediğimiz Sinan karakteri; üniversitede öğretmenlik okumuş, okulu henüz bitirmiş ve atanmak için sınavlara gidip geliyor. Bu sınavların yanı sıra, kendisi felsefe ile son derece ilgili ve bir kitap yazma girişiminde… Kendi başına, kitabını bastırabilmek için çabalayıp duruyor. Filmimizde; babasının da kendisi gibi öğretmen olduğunu ve Sinan karakterinin, babası gibi bir mizaca sahip olmadığını, babasının özfarkındalık eksikliği sebebiyle kafa yapılarının uyuşmadığını, babası gibi olmak istemediğini filmin son dakikasına kadar görüyor ve tabiri caizse kemiklerimize kadar hissediyoruz.

Sinan, bu gerekçeler nedeniyle; adeta kendi özbenliği ile bir mücadele içerisinde… Karakterin yapısı gereği olsa gerek; hayatı boyunca başkaldırıdan ve isyandan geri durmuyor ancak okulu bitirip geri döndüğü taşra, onu hem psikolojik bir girdabın içinde tutuyor, hem de; sanki bir kapalı kavanozmuşçasına; Sinan’ın tüm “başkaldırılarına” köstek oluyor. Sinan, bu ızdırap dolu yaşamında, geçim sıkıntısı ile boğuşurken bir yandan da kendini gerçekleştirmeye çabalıyor.

Ana karakterimizin “kendini gerçekleştirmeye” çalışması, felsefe ve özellikle sosyoloji alanlarının; ‘insanın lineer gelişimi’ hakkında çalışmalarında çok büyük yer işgal ediyor. Öyle ki; ünlü yazar Abraham Maslow, bu gelişimi ve ana karakterimizin kıvranışlarını; bir piramit ile ele alıyor…

Literatürde, “Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi” olarak yer edinen bu piramitte; insanoğlunun temel ve gelişiminin bir getirisi olan tüm ihtiyaçları; bir “besin zinciri piramidi” gibi anlatılıyor.

Maslow, bu piramidi; temel fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, “Dünya’nın” bir parçasına ait olma ihtiyacı, değer ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı olarak 5 parçaya bölüyor.

Bu yazımızda, piramitte incelememiz gereken kısımlar; aile ve ait olabilmenin olduğu üçüncü basamak ve kendini gerçekleştirme ihtiyacının bulunduğu -filmimiz içinde büyük önem arz eden- en tepedeki, son basamak…

Piramidin üçüncü basamağının, filmle olan ilgisini incelemeye başlayalım…

Filmimizde; Sinan ve babasının ilişkileri son derece dramatik. Ana karakterimizin babası hakkında bilgi verecek olursak; uzun seneler öğretmenlik yapmış, emekli olmasına az bir zaman kalan, çocuk ruhlu ve psikolojik olarak dengeli bir izlenim alınamayan, ailede baba figürünü üstlenmesine rağmen yeterli otoriteyi sağlayamayan, irade olarak güçsüz bir karakter görüyoruz. Bunların yanında, uzun senelerdir öğretmen kimliği sayesinde kazandığı saygınlığını, çeşitli şans ve kumar oyunları ile elinde tutamayan, oynadığı şans oyunları nedeniyle bir miktar borcu olan bir adam, Sinan’ın babası…

Mevzubahis bu baba karakteri ile ana karakterimizin arasında, babasının bu denli davranışları ve karakteri sebebiyle onu yetersiz gören Sinan; kendini yetiştirebilmek kaygısı ve kendini gerçekleştirerek kanıtlayabilmek endişeleri nedeniyle, babası gibi hayatını sürdürmek istememekte ve “en yakınında duran hayatı” seçmeyi uygun görmemektedir.

Sinan’ın, babasını bu denli aciz anlayışlarla idrak etmesi; piramidimizin üçüncü basamağında, daha filmin ortalarındayken çatlaklara sebebiyet veriyor.

Beşinci basamağı inceleyecek olursak; Sinan’ın çeşitli “varolamama” korkuları, onda bir çeşit içsel krize sirayet etmekte… Bu krizi susturmak; kendini gerçekleştirmek amacıyla; taşranın ortasında kıvranışları ona daha büyük ızdırap çektiriyor. Vizyonu, onu oraya ait hissettirmiyor. Yani Sinan; ne kutunun içinde kalabiliyor ne de dışına adım atabiliyor.

Nuri Bilge’nin bu hissi verebilmek için son derece kusursuz metaforlaştırdığı bir sahne bulunuyor;  “ Kuyudaki Taş”.

Sinan ve babası, bu sahnede; kuyuya düşmüş büyükçe bir taşı filmin başlarında çıkarmaya çalışıyor ancak ne kadar çabalasalar da en nihayetinde taş; “halatın arasından kayarak” kuyuya geri düşüyor. Bu metaforu, daha sonrasında filmin sonuna kadar görmüyoruz.

Gel zaman git zaman; Sinan kitabını sonunda bastırıyor, ve Sinan’ı -sınavı kazanmış olacak ki- bir sınıfta öğretmen olarak görüyoruz. Filmin sonunda ise; babası ile konuşmalarında, Sinan’ın babasından, belki de tüm filmin özeti olacak şu cümleleri duyuyoruz;

-“İnsan biraz da zamanın içinde süzülmeli, iyi ve kötü anıları birbirine karışıp belirsizleşmeli ve silinip gitmeli.”

Bu replikten sonra Sinan’ı o kuyunun başında, arkadan görüyoruz. Kamera boydan çekim yaparken yavaş yavaş omuz plana doğru gidiyor. Sahne kesiliyor, daha sonra Sinan’ı hala o “kuyunun içindeki taşı çıkarmaya çalışırken” görüyoruz ve film sonlanıyor.

Peki, gerçekten “Ahlat Ağacı” bize ne anlatıyor?

“Ahlat Ağacı”, bize kendini gerçekleştirmeye çalışan ancak ne yaparsa yapsın her konuda çelme yiyen, başkalaşmaya çalışırken maalesef ki “ötekileşen” ve yabancılaşan –aslında her yanımızda olan ve hatta belki de o kişinin kendimiz olduğu sebebiyle pek kurgu denemeyecek- bir kurgu hikayesi anlatıyor. Baba ve oğul ilişkilerinin veyahut daha genele vurduğumuzda aile kavramının, aynı bir yurdun coğrafyasının da sebep olabileceği gibi; kendini gerçekleştirme maratonunda ne denli önemli yer kapladığını, Dünya’yı değiştirmeye çalışırken; farkında olmadan Dünya’ya ödün verilmesini anlatıyor. En küçük adımların Dünya’yı değiştirecek büyüklükte çığlara neden oluşunu bilirken; adımı atanların nasıl derdest, acınası olabileceğini görüyoruz.

Ahlat Ağacı, bize çok şey anlatıyor. Bu Dünya’nın bir parçası olmaya çalışırken; bir noktadan sonra nasıl anlamsızlaşacağımızı ve “silinip gideceğimizi” anlatıyor…

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin