Gece Modu

“Bana ya hep, ya hiç gerek.”

Biz Camus’yü “Yabancı” romanı ile tanıdık. Ana karakterin psikolojisi hepimize bir nevi “delilik” ya da abartı gelse de Camus’ye göre “saçma”. Yazar, bunu belki de bilerek yapıyor ancak kendi öznel üslubunu da yarattığı söylenebilir. Absürt romanlar, 18. yüzyılın ikinci yarısından beri var, Camus ise bunu bilinçli ve sistemli bir hale getirmiş…

Yabancı romanını okuyanlar bilir, bu yazarın felsefi düşünceye ve insancıl yaklaşımlara büyük bir katkısı var. Hatta psikoloji ile ilgilenen insanlar Camus’nün kitaplarının incelenmesi gerektiğinin kanısında.

Camus’nün katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan “absürt” fikridir. Filozof bu felsefesini “Sisifos Söyleni”de açıklayıp “Yabancı” ve “Veba” gibi romanlarında da işlemiştir. Bu şekilde kendi üslubunu oluşturmuştur. Sisifos Söyleni hakkında biraz bilgi vermeden geçemeyeceğim, Sisifos Söyleni, Fransız yazar ve düşünürü Albert Camus’nün II. Dünya Savaşı ortasında yayımlanan deneme kitabıdır. Camus, kalabalıkların ortasından kalmış “insan”ı saçmaca yansıtırken savaş seslerini de ele almış açıkçası.
Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan “Absürdizm” (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus “saçma”nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Bunu hemen hemen tüm kitaplarında görürüz. Yabancı’nın onuncu sayfasına kadar gelip de “ne oluyor” demeyen yoktur.

“Bütün güçler kendi elinde, ama imzanı atmaya yanaşmıyorsun.”

“İnsanı haykıramayacak hale getiren şu boşluk…”

Camus, okuyucusunu hep bir ikilik ile karşılar. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık… Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni’de bu düalizm bir çelişki halini alır: bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Yani felsefi açıdan bakıldığında yaşam-ölüm bağlamları arasında kalıyoruz. Bu çelişkiyle yaşamak “absürt”ün ta kendisidir.

(Biliyorum akıllara Hamlet’in ünlü repliği geldi.) –Tek bir ihtimal var, o da ölmek mi dersin?

“Bu dünya önemsiz, bunu onaylayan özgürlüğüne kavuşur.”

Bir edebiyat eleştirmeni ise şöyle der: “Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz.”

 

Bazı eleştirmenler Camus’yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Aslında çok yönlü bir yazar için kategori seçimi yanlış olur. Ruh halini anlatan yazarlar farklı bilinçaltlarıyşa hareket ettiği için tek bir kategoriye giremezler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus’nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: -Bunu ünlü bir makalesinde yapıyor-
“Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık.” Sarte ile Camus’u çoğu kez yan yana gördük, tarzlarını benzettik belki. Ancak farklı olduklarının bilincindeler. Hatta ve hatta biri varoluşçu, biri absürdist. -Yine istemeden kategorize ettim.)

 

Sonra diğer sözünü görüyoruz;
“Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söyleni’dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.”

Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; “Hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız.” sözüdür. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiçbir şey değiştirmeyeceğidir. Ben neden Shakespeare ile çok benzettim bilmiyorum ama sanırım dünya görüşleri aynı. ( O da ölmek dersin?)
Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus’un felsefesi pesimizm veya aşırı bir melankoli değildir. Ancak kesin hatlarıyla bir sentez oluşturmak yanlış olur çünkü “Yabancı” romanının içindeki yalnızlık istemeden pesimizm doğurur.

Absürdism demişken, bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler:
“Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt’ü Sisifos Söyleni’de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle “tabula rasa” yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım.”

 

Ben metod arıyordum yazmak için, doktrin değil.”

CEVAP VER

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin