97 Yıldır Dinmeyen Bir Türkü: Emine Işınsu, Cumhuriyet Türküsü

“Mustafa Kemal’e inanmak demek; salaha, feraha, zafere inanmak demektir.”

    Yıl 1920’ler, bir yanda Anadolu diğer yanda Ankara. Bir kesim, Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı yola inanmış bir kesim ise o yola mayın döşemekte; diğer kesim ise, vatan için çabalayıp halen daha saltanatın devamını istemekte. İşte, yaşadığımız günlerin kendisini, yarattığı karakterler üzerinden anlatan ve geçmişe bazen bir kuş bakışı bazen de o hayatın içinden bakan, 97 yıllık tutturulan bir türküyü anlatan ve o türküyü bize söyleten bir romanı okumak isterseniz Emine Işınsu’nun kaleme aldığı Cumhuriyet Türküsü’nü okumalısınız.

  Roman, 1920’lerin İstanbul’unda başlar. Varlıklı ve köklü bir ailenin torunu olan Hikmet ve Nazan ana iki karakterdir. Dedeleri Hacı Hüseyin Hüsnü Bey, torunlarının bakımını üstlenmiş, Osmanlı beyidir. Nazan ve Hikmet’in babası ise Selim Muhtar, Ankara’da bizzat Mustafa Kemal’in yanında bulunup Milli Mücadele’ye katkı sağlayan bir isimdir. İşte, kitap boyunca Hikmet ve Nazan-Hacı Hüseyin Hüsnü Bey ve Selim Muhtar arasında geçen çatışmalara şahit oluruz.

  Hikmet; dinine bağlı, kaidelere uyan ve daima dedesinin sözünden çıkmayan, küçük yaşta annesini kaybettiği için kardeşi Nazan’a annelik ve anneannesinin vefatından sonra konağa hanımlık yapan, idealleri olan ve babası gibi milli mücadele için uğraş veren bir kızdır. Nazan ise, aklına geleni hemen yapıp söyleyen, neşeli, ablasının daima eleştirilerine maruz kalan ve erkeklerin dikkatini çeken bir kızdır. Romanda bu iki karakter arasında pek çok çatışma yer alır. Aklına geleni hemen eyleme döken ve söyleyen tavrı, Hikmet’in bilgiç ve her şeyi usulüne göre düşüne düşüne yapan tavrına uymaz. Bu yüzden de kardeşini kitap boyunca daima eleştirir. Fakat kitap devam ettikçe anlarız ki, aslında aklına geleni değil de hissettiğini yapan Nazan, daha içtendir. Hikmet, kaidelerin arasında kalan düşünceleri ve bedeni ile ancak kindar ve acımasız olabilir. Özellikle babalarının arkadaşı Celalettin Bey’e Hikmet’in aşık olması fakat Celalettin Bey’in eski bir aşk macerası yüzünden Nazan’a aşık olması sonucunda, Nazan’a karşı duyduğu acımasızlık artmıştır. Belki de Hikmet’in Nazan’a karşı duyduğu kıskançlık, yaşayamadığı çocukluklarına ve kaideler arasında sıkışıp kalan kişiliğinedir, bilinmez.

- Advertisement -

  Kitabın, Cumhuriyet’in kurulması ile alakasız gibi görünen tek kısmı Hikmet ve Nazan olsa da, ikisi de Ankara’ya gittiklerinde Milli Mücadele için savaşan askerler için mücadele ederler. Fakat Nazan, askerler için çorap da örer, hemşirelik de yapar. Fakat Hikmet, yalnızca babasının Mustafa Kemal Paşa’ya olan mektuplarını düzenlemeyi ve hemşirelik yapmayı kendisine uygun görür. Hayatı boyunca Nazan’ı namaz kılmıyor, çocukça davranıyor, aklına geleni söylüyor diye azarlayan bir karakterin böylesine halkın içinden bir mücadeleye bile halkın en dışında kalarak yardımda bulunması aslında ikisinin arasındaki çatışmanın sona geldiği noktadır. Kitapta, birbirinden farklı bu iki kardeş, aslında Milli Mücadele için tarihimizde de mücadele eden iki kadın tipini belki de milli hareketin kendisini anlatır. Nazan’ın durum daha ciddileşmeden İngiliz yüzbaşı Douglas ile partiye gitmesi veya en yakın arkadaşı Bedriye’nin İstanbul’un işgalini savunması onu etkilemez, gözünü kırpmadan cepheye bile gitmeye hazırdır. Hatta babasının Ankara’ya davetinden sonra rüyasında Mustafa Kemal Paşa’yı görür. Onun için Ankara ve Mustafa Kemal Paşa, özgürlüktür, kırlarında at ile koşturabileceği bir hürriyettir. Fakat, bu özelliklerini hiç de beğenmeyen Hikmet, kardeşini kendi gibi yönetmeye veya onun istediği gibi davranmaya zorlamaya kalkışırken, İstanbul’daki kurulu düzenini de bırakmaz istemez. Ankara’ya gitmek onun için ne özgürlük ne de hürriyettir, belki de babasının onlar için çizdiği bir kader, dedesinin onaylamasıyla olmuştur. Olması gereken olayların doğal bir sonucudur. Fakat bu düşüncenin karşısında daima kabuklarını kıran ve kendini arayarak bulan bir Nazan vardır.

  Belki de yazar, kendini arayarak sonunda Türkçülük fikrine ulaşmış ve işgallere dayanamayıp Ankara’da hükümet kuran dönemi Nazan’ın üzerinden anlatırken; yüzyıllardan beri yenilik olmayan ve daima kaideleri belli olan, ayrılıkçı fikirleri de bir şekilde düşünmeye itmeksizin doğal akışın içine yani bünyesine katan Osmanlıcılığı da Hikmet’in üzerinden vermiştir. Bu iki karakterin en önemli noktası ise, kaideci veya içten; eskici veya yenilikçi olunsa da, vatanın müdafaası için birleşen bu kardeşler gibi, birleşmeselerdi, 97 yıllık türkü o dönemlerde yakılabilir miydi? sorusudur. Sanırım bu soruyu sorarak bu iki kardeşin kitap boyunca macerasını okursak Hikmet ve Nazan’ın Cumhuriyet Türküsü ile bağlantısını daha kolay anlayabiliriz.

  Hacı Hüseyin Hüsnü Bey ise, gelenekçi bir Osmanlı beyidir. Vatanı sevmesi veya işgal dönemlerde kurtulmasını istemesi kimse tarafından tartışılmaz ancak Mustafa Kemal’e güvenmemektedir. Emine Işınsu, o dönemde milli mücadelenin yanında olan fakat Gazi Paşa’ya güvenmediği için İstanbul Hükümeti’nin yanında yer alanları bu karakter üzerinden anlatmıştır. Hüseyin Hüsnü Bey, Paşa’nın sırf saltanatı kaldırmak için geldiğini ve asıl niyetinin aslında çıkarcılık olduğunu, vatanın müdafaasını bencilliğinin bir sonucu olarak yaptığını düşünür. Damadı Selim Muhtar ise kızlarını dedesine bırakmış, eşinin vefatından sonra Milli Mücadele için savaş veren, Ankara’ya gidip bizzat Mustafa Kemal Paşa ile görüşen ve onun işlerini yürüten bir adamdır.

   Aslında kayınpeder ve damat arasındaki problemin son derece şahsi olduğunu söylemek mümkündür. Hüseyin Hüsnü Bey, tek evladı olan kızına düşkündür. Kendisinden yoksul olmasına rağmen sırf karakterinin düzgünlüğü ile kızını Selim Muhtar’a vermiştir fakat Selim Muhtar kızını alıp Ankara’ya gitmiş, Milli Mücadele için kızını babasından ayırmış ve kızını göremeden de evladı vefat etmiştir. Aslında Hüseyin Hüsnü Bey’in vatanını bu kadar sevmesine rağmen Milli Mücadeleye karşı olmasında damadının da etkisi vardır. Damadına karşı kızından dolayı yarattığı bu sevgisizlik onu Milli Mücadeleye karşı olmaya ve damadına karşı duyduğu hınç alma duygusu da onun Gazi Paşa’ya olan nefretine yorulabilir. Çünkü Gazi Paşa’nın yarattığı Milli Mücadele hareketi başta kızını sonra da torunlarını kendisinden uzaklaştırmış ve sessiz sedasız kimseler yokken, tek başına ölmesine sebep olmuştur.

  Emine Işınsu, o dönemlerdeki Paşa’ya duyulan bu güvensizliğin nedenlerini ve sevilmeme sebeplerini objektif bir şekilde anlatmıştır. Kitabın bir yerinde, Osmanlıcılıktan Türkçülüğe geçiş ile saltanattan Cumhuriyet fikrine geçiş odadan odaya geçmek gibi kolayca yapılamayacak bir şey olduğunu söyler. Yıllardır belirli kaide ve öğretilerle yaşayan Osmanlı beyleri için elbette bu fikri kabul etmek oldukça zordur fakat yazar diğer yandan da neden artık ‘Osmanlıcılığı bırakmalıyız?’ fikrini de objektif bir şekilde verir.

  Kitapta bu karşıtlıklar ve hali hazırda o dönemde yaşanan tarihi olayların arasında ansızın Mustafa Kemal Atatürk görünür. Daha kitabın başlarında, artık kızlarını İstanbul’da değil yanında Ankara’da görmek isteyen Selim Muhtar, kayınpederine yazdığı mektupta kızlarını Mustafa Kemal Atatürk ile görüştürmek istediğini söyler. Kızlar, Ankara’ya gittiklerinde, Mustafa Kemal’i babalarına sorarlar. Selim Muhtar ise, Mustafa Kemal’in; Ziya Gökalp’in yaratmak istediği yeni yaşayış tarzı mefkuresini zihinlerden indirip eyleme döken kişi olduğunu, söyler. Kitap boyunca da Mustafa Kemal, Türkçülük fikri ve Cumhuriyet’in vücut bulmuş halidir. Daha sonra da Mustafa Kemal ile tanışan kızlara savaş dönemi olduğu halde, Cumhuriyet sonrasında yetişmiş birer kadın olmaları için tavsiyelerde bulunur. Belki de bazıları için kurulması hayal olan bir devlet savaş verirken, Mustafa Kemal, Nazan ve Hikmet’e, öğretmen olmalarını, çok çalışmalarını, kadına çok iş düştüğünü söyler. Belki de, bu inanmış ruh sayesinde Nazan ve Hikmet odadan çıktıklarında başka bir insan olmuşlardır. Kitapta, Mehmet Efendi denilen alim bir zat da, Mustafa Kemal ve milli mücadelenin övgü kadar eleştirilmesi de gerektiğini söylerken, bu kitabın baştan sona bir Mustafa Kemal Atatürk veya Cumhuriyet seviciliği ile yazılmadığı aşikardır. Çünkü, Paşa’nın ortadan kaybolduğu ve beklenen taarruzun bir türlü başlamadığı zamanlarda Selim Muhtar bile ona inancını kaybetmek üzeredir. Eğer Işınsu, büyük bir övgü yaratmak için bu kitabı yazsaydı böyle bir durumun olmayacağı çok aşikardır.

  Kitap ise, 26 Ağustos gecesi Büyük Taarruz‘un başlaması ile sona erer. Büyük Taarruzu hazırlayan şartlar, dönemin siyasi ve sosyal olayları, Anadolu’nun ve İstanbul’un hali güçlü bir objektiflikle anlatılmıştır. Öyle ki, yazar, kitabı yazarken yalnızca bir bakış açısına bağlı kalmamış, Milli Mücadele hareketini yalnızca İstanbul’un veya Ankara’nın gözünden görmemiştir. Dönemin siyasi ve sosyal olaylarını karşılaştırmalı olarak yarattığı karakterlerin kişisel özellikleri üzerinden anlatır. Bundan dolayıdır ki o dönemlerde yaşasaydık gerçekten Nazan’ı görebilir, Hikmet’i anlayabilir ve belki de Hüseyin Hüsnü Bey ile dertleşebilir, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında olan Milli Mücadele’nin arka plan kahramanlarından olabilirdik. Bu açıdan, hem tarihi hem de tarihi olayların harmanlanıp sosyal olayların karşımıza çıktığı ve bunu sağlam bir roman kurgusunun sağladığı bir roman okumak isterseniz, Emine Işınsu’nun Cumhuriyet Türküsü romanını okuyabilirsiniz.

Celalettin Hikmet kitabın bir sayfasında, ‘Bakalım bu Cumhuriyet Türküsü’nü tutturabilecek miyiz?’ diye sorar.  Tutturduk, hem de 97 yıldır! 🙂

 

Yorum Yap

Yorum girişi yapınız.
Adınızı girin

Selene Cabalar
Selene Cabalar
Dünya yanarsa önce edebiyatı kurtarmak gerek

Must Read

Ece Ayhan Seçmeleri: Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler | 22 Alıntı

"Şiirimiz her işi yapar abiler"   İkinci Yeni'nin özgün ve usta kalemlerinden Ece Ayhan'ın kaleme aldığı onlarca satır, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2008 yılında seçme...